04 Haziran 2009 Perşembe

Seek the truth!

Geçenlerde Jacob's Ladder, Twelve Monkeys vb. gizemselli filmleri izleyip ne güzel şeyler olum bunlar diye kendime olum diye hitap ederken internette te 10 sene öncesinden kalma bir yazı gördüm. Adamın biri yaptıkları eserin yaratım aşamasında bu filmlerden esinlenildiğini söylüyordu. Alala ne ki bu derken karşıma çıkan yazıyla derin bir aboov çektim: Sanitarium. Amerika'da doğsam muhtemelen karizmatik bir wow çekerdim ama napalım burada bu işler böyle hacı.

http://www.gamasutra.com/view/feature/3299/postmortem_dreamforges_sanitarium.php

Tamam oyun falan bu ama ismi geçtiğinde bacak kaslarımda otonom tepinmelere neden olan 3-5 şeyden birisi olduğundan, ismini görür görmez final döneminde olduğum gerçeğini umursamayarak gecenin (ya da sabahın) 4.30'unda kurup oynamaya başladım deli gibi. Sonrasında hızımı alamadım neden bir yazıyla bu anı ölümsüzleştirmiyorum ki olum diyerek kendime yeniden olum diye hitap ettim. Oluyor böyle arada.

Pek fena araba kazası ve buna bağlı olarak hafıza kaybı yaşayan Max Laughton'ın kendini, gerçeği arayışı ve yaşanmışlıklarla-korkularla-uktelerle yüz yüze gelmesi üzerine kurulu bir oyun Sanitarium. Araba kazası sonrası "neredeyim, kimim ben" diyerek akıl hastanesinde uyanan Max'in geçmişe ve hayallere yaptığı yolculuklarla, limbik lobun içerisinde olabilecek en eğlenceli gezilerden birine çıkarıyor Sanitarium bizi. Senaryonun bu kadar esnek ana yapısı sayesinde Quetzalcoatlla karşı karşıya gelmek, Grimwallla ortalıkta hopursle hopursle gezinmek, oradan da kızkardeşinizin yerine geçip 20 yıl önceki evinizde geçmişi aramak aslında "nereloloyornan" dedirtmiyor fazla.

2d bird's eye denen izometrik bir kameradan oynanan oyun, döneminin (1998) tipik macera oyunları görünümüyle karşılıyor bizi. Zamanına göre oldukça başarılı denebilecek grafikler, üzerinden 11 sene geçmesine rağmen çok itici gelmiyor. (aynı tarihlerde çıkmış 3d bir macera oyununu oynamak için metpamid-bulantı kesici- falan yutmak gerekebilir halbüse-gabriel knight 3- ) Ne var ki, yapımcısının da açıkça itiraf ettiği üzere, seslendirmeler çok başarısız. Hayır yani, rüyasında görse altına dolduracağı yaratıklarla yüz yüze gelince uykudan yeni uyanmış gibi "may gaaad" dememeli bir insan. Bu durumu seslendirmeye ayrılan pek sınırlı bütçeye ayırıyor oyunun senaristi Chris Pasetto. "Paramız çok olsa biz de bilirdik James Earl Jones'la falan çalışmayı" gibi şeyler de demiş adam. Haklı adam.

Aslında Sanitarium, oyunlarla iç içe olan pek çok kişinin kalbini fethetmiş 3-5 oyundan biridir ve bu açıdan hiç kadri bilinmedi rahmetlinin falan diyemeyiz, elbette ki hikayesi sayesinde. Hikayesini 3-5 saatte bir yeni oyun çıkaran oyun piyasasının diğer ürünlerinden ayıran yanı, pek fena seslendirmelerine rağmen oyuncusunu karakteriyle özdeşleştirmeyi başarıp, utanmadan üzerine de duygularıyla oynayabilmesi olabilir. Derinlerde yatan uktelerle, korkularla ilgili olduğunu söylemiştim ya; işte bunu surata çarpa çarpa yansıtıp bir de bu duygusallığın üzerine korku öğelerini katınca insanın duyguları folloş oluyor.

Korku öğesi demişken not etmekte fayda var; Sanitarium bir macera oyunu (adventure), olmasına da, aynı zamanda bir korku oyunu da. Ama tüm korku oyunlarından ayrıldığı bir nokta var: korkutmaya çalışmıyor! Günümüz korku oyunlarının genelde ani ses efektleriyle yaptığı bu işi Sanitarium komple her şeyiyle yapıyor; her yer, herkes, her şey o kadar ürkütücü ki insan bir süre sonra fena daralıyor. Ana menüdeki load game, save game seslendirmeleri bile ne fena lan. Bu açıdan da kendisinin apayrı bir yeri var oyun dünyasında.

Oyunun en vurucu yanı hikayesi orası tamam da, bizzat yazarına bakarsak öyle derin bir buhran anı, çok çılgın bir ilham gelmesi, baba tarafından tecavüze uğrama falan gibi ekstrem bir olaydan dolayı çıkmışlığı falan yok senaryonun; adamlar oturup hacı çok güzel bir oyun yapalım demişler ve yapmışlar. Kısaca hikaye şu; patron etrafına programcıyı grafikeri falan alıyor diyor nedir en sevdiğiniz türler, ortak birkaç şey çıkıyor. (arada seven, 12 monkeys ve jacob's ladder gibi filmlerin de ismi çokça geçiyor işte) Oyunun ana yapısı da sondan başa doğru çiziliyor bu esnada; bambaşka dünyaların bahsi geçiyor (önceden de bahsettiğim grimwalldan quetzalcoatla kadar) ve bu dünyaları bir araya getirecek ortak bir konu aranıyor. E bu kadar fikirden sonra kim olsa aynı sonuca varır sanırım: hafıza kaybı, flashback, falan. Yapımcının önceki oyunlarına da bakarsak Sanitarium'un kazara efsane olmuş bir oyun olduğunu söylemek de mümkün aslında. (chronomaster, dandik bir warhammer rts'si vs.)

Ne kadar güzel oyun yaparsanız yapın, eğer o oyun adventure'sa, satmıyor arkadaş bu bir gerçek. Malesef Sanitarium da aynı dertten muzdarip olmuş ve yapımcı firma Dreamforge Entertainment, 2 -oldukça vasat- oyun daha yapıp kepenkleri indirmiş. Şimdilerde çalışanlar nerelerdedir, neler yaparlar pek bilgi yok, ama böyle bir oyun yaptıktan sonra gidip de lojistik sektöründe kariyer kasacaklarını sanmıyorum. Dağıtımcı ASC Games de 2000'de kapanmış, ki bu ASC Games Grand Theft Auto efsanesinin ilk oyununun dağıtımcısıydı. Uu beybi beybi its a wild world neticede.


Yazıyı burada sonlandırırken belirtmek isterim ki tepinmelerim hafifledi. Teşekkürler Dreamforge, teşekkürler Türkiye. Yakşamlar.


bu arada yanda yukarda bir yerde youth hides the key to salvation diye bir şey var. işte o sanitarium'dan alıntı aslında. yaa.

04 Mayıs 2009 Pazartesi

O kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim

Bir müzik türü bu. "Nası lan" denmeden önce söylemem gerekir ki nasıl bir albüm kapağında tür olarak symphonic epic holywood metal(bkz) yazılabilen bir dünyada yaşıyorsak, 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'in bir müzik türü olduğu gerçeğini de kabullenmemiz gerekir dostlarım.

Aslında başlıbaşına bir türden ziyade thrash metal'in alt türüdür bu, genelde de Bay Area'dan çıkmış örneklerinde görülebilir. Dolayısıyla genel olarak bu akımın arkasında Dave Mustaine ve Cliff Burton'ın olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Sonuçta yapı olarak o dönemin thrash metal'i 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'i en içtenlikle benimseyecek metal türü olabilir ama bazı thrash metal grupları ağlamaktan ziyade sadece öfkeyi tercih etmiştir, Slayer gibi mesela. 

Yapı olarak en içtenlikle benimseyecek tür neden thrash metal olsun peki? Punk rock kökenli asabi bir tür olarak thrash metal'in punk rock'tan en önemli farkı şüphesiz müziğinin agresifliğidir: makineli tüfek gibi riff'ler, bazen kulak tırmalayan(slayer), bazen de insanı cama çıkıp "allaaah!" diye imana getiren melodik ve gaza getirici sololar.(over the wall) Dolayısıyla "o kadar öfkeliyim" kısmı buraya kadar tamam. Ancak thrash metal müziğinin yapısının önemli bir kısmını diminished geçişler-tritonlar-kromatik diziler gibi aşırı dominant karakterli motifler oluşturduğu için bir yerde soloyu atanda "şimdi ağlayabilirim" hissini oluşturması çok da şaşırtıcı değil. Tüm bu verileri Dave Mustaine, Alex Skolnick gibi "öfkeli ama duygusal" adamların önüne sunarsanız alın size misler gibi bir müzik türü.

Pek çok erken dönem Metallica eseri -Orion, Master of Puppets -ki en tipik örneğidir- To live is to Die, aynı dönem bazı Megadeth eserleri -Good Mourning arpeji-, bazı Testament parçaları -Over the Wall- buna örnek olarak gösterilebilir. Thrash metal'e yakın bir tür müzik icra etmiş Jason Becker'ın solo eserlerinde (aynı zamanda Marty Friedman'la beraber yaptığı Cacophony eserlerinde de -Speed Metal Symphony) de bu müzik türünden etkiler görebiliriz. -Altitudes, Air-

Metal dinleyicisi olan veya metale tahammül edebilen kişilerin arasında bir anket falan yapılsa, bu müziği "oha harika" olarak tanımlayacak kişi yüzdesinin oldukça yüksek olacağını tahmin ediyorum; ki bu basitçe bir zevk-renk meselesi değildir, hatta bir noktada zevkler kişiye göre de değişmez, düşünseldir. (2. bir "nası lan"ın önüne geçmek için: bu konuyu irdelediğim bir yazı vardı eskiden) Neden diye soracak olursak bazı tahminler yürütebilirim sanırım. Zıtlıkların doğurduğu uyum eskiden beri pek çok sanat alanında önemli yer etmiştir; çirkinlikleri resmederek güzellik yaratan empresyonist ressamlar da bu işin ekmeğini yiyenlerden örneğin. Aynı zamanda zincirlerle adam dövülürken Beethoven'ın en majör, en coşkulu senfonisi olan 9. senfoninin çalındığı A Clockwork Orange'da da bu etkiyi görebiliriz. "O kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim" akımında da öfkenin ve duygusallığın yarattığı kontrast dolayısıyla dinleyenlerin tüylerini diken diken eden bir etkiyle karşılaşıyoruz. Kromatik diziden kromatik diziye, oradan diminished çıkışlara koşturan bir eser aniden acayip minör (evet bu terimi de müzik dünyasına armağan ediyorum: acayip minör) bir gitar solosuyla karşılaşıyoruz. 'Tüyler diken diken olmasın da ne yapsın sorarım size' diye tüm uğur dündarlığımla sormak isterim.

Thrash metal tarihinin, hatta metal tarihinin en kaydadeğer örneklerinden bazılarını içine alması dolayısıyla üzerinde oturup iki satır düşünmeye değer bir akım 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'. Hatta gaza gelip "okökşa is not dead" diye duvarlara falan da yazılabilir. O değil de okökşa ne acayip bir kısaltmaymış. diye bitireyim.

09 Nisan 2009 Perşembe

Medeni denyoluk

Kronolojik olarak gideyim; temelinde iyilik, yani çoğunluğun işine gelme-zarar vermeme kavramına dayanan dinleri üretebilmiş, babil gibi bir uygarlık kurabilmiş, tuvaleti icat edebilmiş (en güzel buluşlardan biridir bence, insanın sıçarken kimselere çaktırmadan dergi okuyabilmesi gibi bir buluş bilim tarihinin neresinde var hı?), gerektiğinde tüm üstün görünen özelliklerine rağmen tevazuyu ve gerçekleri tercih edip dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyebilmiş, Ay Işığı Sonat'ını besteleyebilmiş, kendi boyundan yaklaşık 400 milyon kat uzaktaki uz(ay)a uçabilmiş bir canlı türünün evlatları olarak kendimizi bir bok sanmamız kısmen anlaşılabilir bir olay; kısmen bu yüzden dinleri icat etmemiz ve bu yüzden etrafımızdaki her şeye hükmetme hakkını kendimizde bulmamız da öyle. Binlerce yıl alan 21. yüzyıl medeniyetinin inşaası insanları özünden o kadar yabancılaştırmış ki etrafımıza bakıp gelişmiş bir hayvan olduğumuzu kabul etmemiz hiç de kolay değil. Ama zeka denen nöron yumağının bu kadar şey yapıp da özünü komple reddetmesi hiç de anlaşılır bir şey değil. Hayır, hiç de sevgi pıtırcıkları değiliz, sadece gelişmiş birer hayvanız.

Bir insanın bu sonuçları herhangi bir genetik-evrim-biyoloji kitabından çıkarması gerekir. Tabi pek çok insanın bu terimlerin anlamlarını bile bilmediğini düşünecek olursak; muhtemelen sağdan soldan duymuş olabileceği sosyal psikoloji deneylerinden de haydi haydi çıkar. Hadi onu da duymadı diyelim, ilkokulda gördüğü tarih dersinde duymuş olması lazım Asurluları filan. (duymamış olanlara not; vahşi ve zalimliğiyle ünlü bu yukarı mezopotamya ülkesi pek çok kez hiçbir neden yokken sağa sola saldırmıştır; belki ganimet, belki toprak, çok kez sırf prestij ve düşmanlarının gözünü korkutmak için) Hadi tarihi de geçtim, günümüzde de devam eden savaşları, veya 2. dünya savaşını falan da duymamış olamaz bu insan. Peki bu insan neden saftirik bir hümanizm içinde kozasından yeni çıkmış gibi papatyalardan papatyaya koşup oynamaktadır?

30-40 yıl önce yapılan kimi sosyal psikoloji deneyleri de insanların sevgi pıtırcığı olmadığına dair önemli sonuçlar ortaya koydu. Derinde yatan şaşırtıcı bir gerçeği açığa vuran her şey gibi ilgi çekici olduğu için pek çok yerde karşılaşma olanağı var bunlarla zaten ama ben yine de değineyim. Stanford deneyi veya Milgram deneyi olarak bilinen deney sanırım bunların içerisinde en meşhuru. 1961'de yapılmış bu deneyde çeşitli kişilik testlerinde bir sorun göstermemiş (yani normal, senin benim gibi) kişilere içinden öğretmen veya öğrenci olarak konumunu belirleyecekleri bir kura yapılıyor. Hileli olan bu kurada her deneğe öğretmen sonucu çıkıyor. Öğrenci (ki kendisi sadece bir ses kaydı; yok yani böyle bir kişi) ile aralarında bir duvar bulunan bu deneğe, öğrencisine kimi sözcükleri telaffuz etmesini söylemesi söyleniyor; yanlış bir telaffuzda gittikçe artan dozajda elektrik verilmesi gerektiği de. 75 volttan başlayan bu elektrik olayı zamanla bir insanı rahatlıkla öldürecek düzeylere kadar çıkıyor; deneklerin %70 civarı ise kendisine söyleneni yerine getiriyor ve yanlış telaffuz edilen bir kelime için, otorite öyle söylediği için öldürücü dozlarda elektrik verebiliyor. Bir diğer meşhur deney ise Philip Zimbardo'nun 1971'de yaptığı deney. Bu sefer hileli olmayan bir seçimle deneye katılanlar arasında gardiyan-mahkum dağılımı yapılıyor; amaç otoritenin insana verdiği gücü ve otorite altındakilerin tutumlarını gözlemek. Deneye katılanlar kendilerini öyle kaptırıyorlar ki bir süre sonra şiddet, sinir krizleri, bağırış çağırış alıyor başını gidiyor. Hatta deneyi yapan Zimbardo bile öyle kaptırıyor ki deneyi gözlemeye gelip gördükleri karşısında şaşkına dönen asistanının deneyin sonlandırılması gerektiğini söylemesi üzerine hayrete düşüyor. Neyse ki deney 6. günde sonlandırılıyor. Daha sonra 2001 yılında bu deneyi konu alan Das Experiment adlı bir film yapılıyor. Onlar eriyor muradına, biz çı.. bi dakka olm yazı bitmedi daha ya.

2. Dünya Savaşı da insan içgüdüsünü anlama adına bir sosyal psikoloji deneyiymişçesine okunabilir bir anlamda. Final Solution denen Yahudilerin katledilmesi olayında önemli bir rolü bulunan Adolf Eichmann bu açıdan incelenesi bir örnek. Yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin (2 milyonu gaz odalarında olmak üzere) öldürülmesinde imzası bulunan Eichmann'ın (Gestapo başı) yargılanırkenki tutumu oldukça şaşırtıcı bulunmuş; zira yaptıklarından hiç gocunmayan, sadece kendisine söyleneni yaptığını söyleyen, bu anlamda başarılı bile denebilecek bir devlet memuru. Evet Zimbardo'nun deneyindeki gardiyanlar gibi, ya da Milgram'ın deneyindeki öğretmenler. Hannah Arendt'in kendisi hakkında yazdıkları da pek manidar: "fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: sıradan bir devlet memuruydu. dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti."

Buna benzer örnekler günlük hayatta da karşımıza çıkıp duruyor; tabi bu kadar kör göze parmak şeklinde olmasa da. Çevremden bir örnek vereyim; kekeme ve mülayim mizaçlı bir arkadaş var bizim sınıfta. Ara sıra masa tenisi oynamaya gidiyoruz beraber, 2 masa olduğundan 2'li takımlar şeklinde maç yapılıyor genelde. Ve bu arkadaş kimin takımındaysa (kendisi pek başarılı bir masa tenisi oyuncusu da sayılmaz) takım arkadaşı tarafından hakarete varan sözler işitiyor. Ama aynı hakaretçi kişinin yanına en az kekeme arkadaş kadar kötü oynayan başka biri geldiğinde aynı kişinin ağzından aynı sözler çıkmıyor. Buradan, hakaretçi kişinin (ki bu tabii ki tek bir kişi değil, kim denk gelirse) bu zayıf kişi karşısındaki sert şekilde eleştirme-aşağılama tutumlarını, kendisini zayıfın karşısında bir otorite figürü olarak gördüğü yorumunu çıkarabiliriz; aynı zamanda tıpkı bir otorite gibi kendisini eleştirmeye pek yanaşmayışı da bu yorumu destekler. Şimdi bu her gün masa tenisi oynayıp ders arasında muhabbet ettiğimiz adamı Milgram deneyine koysak 450 voltu dayamaz mı? Ya da gardiyan yapsak bunu, mahkumlara coplarla kafa göz girişmez mi?

Suç ve Ceza'yı yazmış, Ay Işığı Sonatı'nı bestelemiş olabiliriz ama varoluşumuzun sebebi olan, kendini sürekliliğe programlamış genler bizi ele veriyor. "Nedir yani, adi şerefsiz dalaksız ciğersiz mahluklarız ee yani" denebilir, denmesin, kalbimi kırmayın. Medeniyet zeka denen nöron yumaklarının sayesinde kuruldu; onu ancak bu yumağın denyoca kullanımı geri götürebilir. Yapmayalım bunu, ayıp.

04 Mart 2009 Çarşamba

I like rusty spoons

En sevdiğin animasyon ne diye sorsalar, ki bir insan niye böyle bir soru sorar anlam veremedim şimdi ama devam edeyim, Salad Fingers demek için çok fazla düşüneceğimi sanmıyorum. Pek çok kişinin izlerken dellenip kapadığı bir animasyonu bu kadar sevmek sağlıklı bir şey mi bilmiyorum gerçi ama, amaan.

2004 yılında David Firth'in yarattığı, Flash'ta yapılan bir animasyon bu. Müzikleri hariç (ki en az animasyonun kendisi kadar rahatsız edici olduğu söylenebilir; Boards of Canada sağolsun) tamamen David Firth mamülü. Hikayeyi özetlemek gerekirse; rahatsızlık verecek kadar sakin bir gezegende yaşayan Salad Fingers adlı yeşil suratlı mutantın salata şeklindeki parmaklarıyla objelere dokunup orgazm olmasından ve bu yapayalnız hayatını çeşitli meşgalelerle geçirmeye çalışmasından doğmuş acayip bir hikaye Salad Fingers'ın hikayesi. Muhtemelen kendisi, bilinçaltına itilmiş ölüm, yalnızlık ve çeşitli şeylere duyulan fetişin dışavurumunu temsil ediyor. Çevresinde ve içindekilere tamamen zıt olarak aşırı nazik mizacı da bu animasyonu bu kadar ürkütücü kılan şey olsa gerek.

Normalleştirilmiş kişisel algıların ışığı altında ilk bakışta iğrenç, ikinci bakışta korkunç, üçüncü bakışta "lan..ben..neyse" olarak görünse de sonraki bakışlarda ne idüğü bir ihtimal anlaşılabilen şey aslında Salad Fingers. Anime edilmiş bir Skrik'tir aslında bu, herkesin ta içinde olan ama bir o kadar yabancı olunan, izlemeye dayanılamayan şeyi anlatır. 21. yüzyılın şizoid bir adamıdır, iletiştiği tek kişi kendi parmaklarıdır ve bu iletişim onun için öylesine önemlidir ki, parmakları ona yaratılış amacıymışçasına orgazmik bir zevk verir; bu yüzden onun ismi, varoluşunu ve aslında ne olduğunu sembolize eder. Çekmekte olduğu varoluş sancısı bakımından Bulantı'nın Roquentin'i ya da Yabancı'nın Mersault'su, Salad Fingers'ın insan biçimine bürünmüş biçimidir bir bakıma. Veya mevzubahis Salad Fingers olduğundan şöyle demek daha mantıklıdır ki; Roquentin ya da Mersault'nun Salad Fingers biçimine bürünmüş halidir Salad Fingers. (hmm)


Kendisini yaratırken David Firth'ün ilham aldığı isimlerin arasında Tim Burton, David Lynch, Chris Morris gibilerini görmek pek şaşırtıcı değil. Her ne kadar bu animasyon ekstrem bir örnek olsa da David Lynch'in bilinçaltıyla alıp veremediklerini Tim Burton gotizmine katınca ortaya aşağı yukarı böyle bir şey çıkıyor. Üstüne bir de Aphex Twin, Sigur Ros, Boards of Canada gibi şahane insanların eserleri eklenince yenmiyor da yanında yatılıyor.


Yabancı ülkelerde bir hayli popüler olsa da Türkiye'de pek tanınmıyor Salad Fingers. Hatta sanıyorum Avustralya'da, bir festivalde 7 bölümünün gösterimi yapılmış. (tarih itibariyle 8 bölümü var) Aslında bir bakıma daha iyi Türkiye'de bu kadar tanınmıyor olması, zira tanınsa muhtemelen Jack Skellington gibi, Sally gibi güzel bir animasyonu ıvır zıvır aracılığıyla piç etme organizasyonunun kurbanı olurdu.

Her ne kadar sevilebilirliğini garanti edemesem de, ki izleyenlerin pek çoğunun nefret edeceğini de sanıyorum, hayal gücünün nelere kadir olduğunu görmek açısından bir göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum kendisinin. Fat-Pie'da 8 bölümü mevcut. İzleyin gari.

03 Mart 2009 Salı

The 'Dude' abides

Tembel insanları sevmem. Hatta sırf bu yüzden (tembel olmaları yüzünden) ilişkimi kestiğim veya uzak kaldığım insanlar bile var. (o kadar tembeller ki gelip ne olduğunu bile sormadılar) Tembelliğin esas sevmediğim yanı sıkıcılık olmalı. İnsan, yaşamı katlanılabilir kılmak için güler gibisinden bir şey yazıyordu Tutunamayanlar'da; tembel ise otonom aktivitenin üzerinde fazla bir etkinlik göstermediği için yaşamı katlanılabilir kılabilecek herhangi bir tarafı yok. Hepimizle beraber yokluktan gelip yokluğa gidecek ama bu gidişi dayanılabilir yapacak hiçbir numarası yok. Ölse de olur ölmese de.

Tembel sevmeyen birinin tembelliğin başucu filmini de aslında pek sevmemesi lazım. Peki nasıl oluyor da bu film o 'birinin' her gün açıp 5-10 dakika kikirdeyip kapattığı, repliklerini ezberleyip günlük hayatta kullanmaya çalıştığı ve ayna karşısında pratik yaptığı, uğruna düzenlenen festivale katılmak için yanıp tutuştuğu bir film oluyor olsa ki?

Objektif olmayı pek de sallamayarak yapılmış en komik film sıfatını yapıştırabileceğim bir film The Big Lebowski. Belki Clerks'le yarışır, ama o kadar. İzledikten bir süre sonra gülme eşiğini anormal derecede düşürerek karakterlerin tiplerini görünce bile gülmeme neden olacak kadar komik bulmam bir yana; karakterlerin, olayların, mekanın ve zamanın arka planındaki çizilen görüntüyle de kalbimi fethetmiş bir film. Yani sadece bir komedi filmi değil aslında.

İlk önce kabaca hikayeden bahsedeyim; Dude olarak bilinen Lebowski'yi bir grup adam bir yanlış anlaşılma sonucu (aradıkları başka Lebowski zira) feci şekilde dövüyor ve halısına işiyor, ve olaylar gelişiyor. Hikayenin oluşumunda Vietnam karşıtı oluşum olan Seattle Liberation Front'un üyelerinden Jeff Dowd, Vietnam savaşına katılmış ve sahip olduğu halının odayı "dolu göstermesiyle" gurur duyan Pete Exline gibi Coenlerin tanıdığı kişilerden ilham alınmış. Bunun dışındaki bazı karakterlerin gelişimiyse büyük ölçüde onu oynayan kişiler tarafından gerçekleşmiş.

Filmdeki karakterlerin arka planını son 50 yıldaki Amerikan savaşları oluşturuyor. Filmin geçtiği zaman diliminde bir yandan Körfez Savaşı sürerken diğer yandan Kore'de gazi olup kötürüm kalmış, Vietnam'a katılmış, pasifizmin kitabını yazmış karakterlerin yaşadıkları komik ötesi çatışmayı izliyoruz. 60'lı yılların sağcı Amerikan zihniyetini bütünüyle yansıtan Walter her şeyi Vietnam'la bağdaştırıp yapılan "hizmetleri" övüp dururken pasifizmi duygusal bir sorun olarak görüyor (Dude: And you know Smokey has emotional problems! - Walter: You mean, beyond pacifism?) ve haklı olmayı kişi olarak kendisinden bile üstün görüyor (Walter: Am I wrong? - Dude: No, you're not wrong-- Walter: Am I wrong! - Dude: You're not wrong, you're just an asshole! - Walter: Ok then.), diğer bir yandan (esas) Lebowski'nin, bacaklarını (ve testislerini) savaşta kaybetmiş olmasına rağmen erkekliğini maddi gücü sayesinde kazandığını görüyoruz. (Lebowski: Is it.. is it, being prepared to do the right thing? Whatever the price? Isn't that what makes a man? - Dude: Sure. That and a pair of testicles) Tembelliğin dibine vurmuş esas oğlanın savaşa karşı olan tutumunu hayata karşı da görmek çok şaşırtıcı değil tabi; kurduğu cümlelerin hiçbiri üzerinde uzunca düşünülmüş şeyler olmamakla birlikte pek çoğu başkalarından alınma. (filmin başındaki süpermarketteki televizyondan baba Bush "this aggression will not stand against Kuwait" derken bir süre sonra aynı repliği Dude'un ağzından Lebowski'ye karşı söylenirken duyuyoruz: "this aggression will not stand man!" veya diline doladığı ve her önüne gelene anlattığı "young trophy wife,marries a guy for money..." hikayesi..)

Arka planın incelikle işlenmiş olması yetmiyormuş gibi filmde 2 dakika görünmesine rağmen film tarihi efsanelerinden olabilecek Jesus gibi yan karakterleriyle film ballanıyor da ballanıyor. Bazı noktalarda yönetmen(ler)den çok oyuncuların hakkını vermek lazım; zira özellikle Jesus karakteri için John Turturro bir hayli çaba sarf etmiş ve kendinden pek çok şey katmış; filmin senaryosuna bakarsanız farklılıkları görebilirsiniz. Senaryo demişken, orada olup da filmde olmayan pek çok şey var ki bunların pek çoğu sanıyorum oyuncuların anlık içinden gelenlerle oluşmuş. (senaryoda "all my plants are dead" şeklinde geçse de "the toilet seat is up, man!" dediğini duyuyoruz Dude'un evli olmadığını belirtmek için filmin başındaki dayak sahnesinde) Kısacası en ufak role sahip adamlar bile efsanevi performans ortaya çıkarmış ve bunda kişisel katkıları filmin kendisinin üzerine çıkmış bile diyebilirim. (Jeff Bridges'ın üstündeki kıyafetler kendi gardrobundakilerdenmiş mesela; ve çekimler başlamadan önce bir süre uyuşturucu kullanmış ve cidden Dude gibi yaşamış)

Tüm bu ballandırmaların ardında film ticari olarak başarısız olmuş bile denebilir aslında; çekildiği miktardan sadece 2 milyon dolar fazla gelir getirmiş. (Recep İvedik bu açıdan daha karlıdır sanıyorum) Her bir repliğinin alıntılanabilir ve kopulabilir içeriği sayesinde internette fenomene dönüşen filmin değeri çekildikten 4-5 sene sonra anlaşılmış; internette türlü Lebowski parodileri, Lebowski alıntı üretici programı vs. gibi şeylerle karşılaşabilirsiniz. Başka bir film için yapılıyor mu bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla bir film adına düzenlenen tek festivale sahip The Big Lebowski; 2002'den bu yana her sene dünyanın çeşitli yerlerinde Lebowski hayranları toplaşıyor ve White Russian'larını yudumlarken bowling toplarını yuvarlıyorlar. (hatta bir tanesine Larry'nin buruşuk ödevini kostüm yaparak gitmiş bir kadın gördüm) Tüm bunlara dağıtımcı da duyarsız kalmamış ve 10. yıl hatrına bowling topu içinde özel DVD'yi piyasaya sürmüş. Of canım ne güzel ya.

Her şeyiyle, ama her şeyiyle hastası olduğum film bu. Tembelliği hiç sevmesem bile, orada bir yerde dünyanın pisliğini siktir etmiş ve tek derdi odasını dolu gösteren halısını geri almak olan, süpermarketten çekle pastörize süt alan, White Russian içen Dude gibi birinin olduğunu bilmek insana rahatlık veriyor. Hollywood filmleriyle bir anlamda dalgasını geçen o tanrımsı roldeki bıyıklı amcanın dediği gibi:

The Dude abides.

9/10

21 Şubat 2009 Cumartesi

Bayağı bir süredir sıklıkla film izliyorum. Ama her gün haldır haldır filmlere girişince insanın aklında bir şey kalmayabiliyor. O yüzden ben de bunları yazmak istedim. Film eleştirmekten pek anlamam, daha doğrusu herhangi bir şeyi iyi bir şekilde eleştirmekten çok anlamam ama yıllarca yaptıktan sonra fark ettim anlamadığımı. O yüzden yazdıklarım sadece filmleri unutmamak için yazacağım şeyler olacak. Yani hayvan gibi spoylır olabilir. Okumayın. Zaten okumuyor kimse. Sus sen. Hayır sen sus. Konsensus. Öhöheohöyf.

Evet bugünkü filmimiz Into the Wild. Fazla naif ve pembe anlatımı nedeniyle potansiyelini yansıtamamış bir film olarak nitelendirilebilir. "Bir sen biliyorsun anasını satayım, belki şan pen pembe çekmek istedi nerden belli" denilebilir tabi niye denmesin (ki biz buna argumentum ad fıratum diyoruz. ben buldum.), ama bir film "bana aşk, para şöhret, inanç, adalet değil, gerçeği verin" diyor ve bu ana tema etrafında şekilleniyorsa orada bir durmak lazım. 

Şaka maka bundan sonra iyi spoylır var. 

Öncelikle söylemek gerekir ki kurgu tam bir bütün olarak ilerleyemiyor. Babası tarafından tecavüze uğrayıp zindanvari bir yerde büyütülmüş olmasa da, pek de mutlu denemeyecek bir çocukluk geçirmiş bir karakter Chris. Hal böyle olunca ailesine karşı olan pasif agresif duyguları pek de anlaşılmaz değil; her ne kadar bunu filmin başında geçmişten gelen bir süreç olarak göremesek de. (sonuçta aile temelli bir sahtelik düşüncesi dağa bayıra çıkma isteğini uyandırıyorsa esas oğlanın o aileden ezelden beri nefret etmesi gerekir yani değil mi? Chris'in nefretinin bir sır olmayıp araya da bariz bir soğukluk sokması gerekmez mi? Neden en başta her şey gayet normal görünüyor ki?) Filmin ilerleyen dakikalarında da yaşadığı flashbacklerle Chris'in bu yaptığını neden yaptığı konusunda daha iyi bilgi sahibi olabiliyoruz, ama yeterince değil. Sahtelikten ve çarklardan kaçmak için bu yola sapmış birinin duyduğu öfke sadece ailesine karşı olmamalı en azından. (veya gaza gelip sısayitiiğeeö diye bağırmaktan daha fazlası olabilir en azından) 

Eğer olay sadece filmde anlatıldığı kadarsa, yani hayatın insana yüklediği zorunluluklar nedeniyle yaşamı ıskalama ve aile temelli bir sahtelik düşüncesi, kartları makaslayıp varlığı-yaşamı hakkında herhangi birine hiçbir bilgi verme mecburiyeti hissetmeden oğlanın uzaklara kaçmasına neden oluyorsa bu fikir fazlasıyla abartılmış bir ergen hevesi olarak yorumlanabilir. Hadi diyelim bu sivilcesi bile artık çıkmayan ergen arkadaşımız (ki kendisi 23 yaşında.. eh..) kaçtı uzaklara. Ne buldu? 2 saat 28 dakikalık macera ve ölüm. Sonunda anladı ki mutluluk paylaşıldıkça güzelmiş, hayattan kaçarak hayattan kaçılmıyor, onun içinde bulunarak değiştirmek gerekiyormuş. Bu kısım da en hafif tabirle öeh olarak yorumlanabilir. Öte yandan kalan 2 küsür saatle pek alakası da olmayan bir son bu. 

Olayların gelişiminde filmin gösterdiği hödüklük durağan sahnelerde de karşımıza çıkıyor, yani film tutarsızlıktan en ufak bir saniye bile kurtulamıyor. Mesela ekşisözlük'te willow is still blessed nickli suser şöyle demiş bu konuda naçizane derdime de tercüman:

"christopher bar sahnesinde "society, society, society!" diyor. adamin kurtulmak istedigi bu. kapitalist sistem, bireyin deneyimini öldürmeye yönelik sosyal kurallar, dogadan koparak "gerçek" olmayan bir dünyanin "gerçek" olmayan gereksinimleriyle ugra$mak.
ama doganin ortasinda kendine bir du$ icat ediyor. du$ ne yahu? klozet, tuvalet kagidi filan da ister misin? ormanda yürürken üzerine yapi$an toprak, yapraklar, döktügün terler mi seni rahatsiz etti ey medeniyet ki$isi? suya girme ihtiyacini anlayabiliyorum, ama gidip halihazirda akan bir suya girmek yerine medeni çerçeveler içinde a$ina oldugumuz bir du$ in$a ediliyorsa bu bana ba$ka bir $eyler söylüyor. ne söylüyor diyenleri merakta birakmayayim: doganin ortasinda onla uyumlanarak nasıl varolacagim diyen birinden ziyade, insan vs. doga kapi$masinda öyle olmadigini sansa da insan'i daha yukarida konumlayarak dogaya hükmedecek ki$i olarak eyleme geçen birini gösteriyor."

Diğer açılardan da film ortalamanın biraz üzerinde seyrediyor.  Görüntü yönetimi vasat, oyunculuk iyi sayılır (çok çok daha iyi olabilirdi), müzikler de hoş. Müzikler demişken sonlara doğru çıkan (sanırım) Long Nights, Kansas'ın meşhur balladı Dust in the Wind'i andırıyor çok pis. Aklıma gelmişken diyeyim dedim. 

Ne beklerdim peki? Karakterlerin daha derinlemesine işlenip elemanın kendini yollara vuracağının tahmin edilebilmesini, 1-2 yazarın vaynasını dedirtecek alıntı cümleleri yerine bu fikirleri gözümüze soka soka verilebilmesini, sonu dışında "aslında o kadar da zor değilmiş bu iş ya" dedirtmemesini (mesela vahşi bir hayvanın saldırmasını -bunun yerine bitkiden oluyor ne oluyorsa işe bak-, pek de hoş olmayan insanlarla karşılaşmasını, doğanın tam anlamıyla ona kucak açmamasını vs.), kısacası "bana gerçeklik verin" deyip gerçekçi olmasını beklerdim. Fırk.

Neticede filmin konusu oldukça etkileyici ve sadece bu fikir düşünülürse hayatının filmi ilan edecek kişi sayısının azımsanmayacağını tahmin ediyorum. Ama olaya biraz daha az duygusal bakarsak, olmamış hacı bu.

6 / 10

27 Aralık 2008 Cumartesi

Neden sessizlik? (neden mizah vurgusuyla)


Bir gün gelecek, kabızlık kendini ishale bırakacak, işte o gün pötür pötür yazılar sıçacağım. Ne zaman gelir bilmiyorum ama, kelimeler biriktiriyorum.

Baya da birikti sanırsam. Du bakalım.

16 Mayıs 2008 Cuma

Ben, ben, ben, öteki

Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Anaokulundan yeni geldim, günün yorgunluğuyla kendimi kanepeye bıraktım, dedim hacı Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok yau öyle değil. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başroldeki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Lama'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan filan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki sekreter kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.

Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutunabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta tıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.

Sene olmuş 2008, ben yavaş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoloğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.

(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilecek olanlar için "yok yau Radikal'de gördüm ehe" cevabını vermek isterim, okumak isteyenler için 11 Mayıs tarihli yazı şurada. Benzer bir yazı olan London Review of Books'ta yayınlanan bir başka Zizek makalesi ki o da bianet'te)

Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursuyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? "Batının asıl derdi otantizm" diyor Zizek:

"Batı’da bu kadar çok insanın Çin’e karşı protestolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama’nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet’in cazibesine kapılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."

Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım yazının öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar -sanıyorum 1 aydır- o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış ensest duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vesaire)

Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp egolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım pipimi prizlere sokar elimle popomu mıncıklardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursanmazlığını yaşıyorlar.

Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazamadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.

not: işbu yazı bir önceki yazıya yorum olarak yazılmak istenmiş ama sonradan gaza gelinip cillop gibi bir sıçmığa dönüşmüştür, böyledir.

Resim - Özgür Kokuçin - Kavanoz - Sinek Kavanozu - 7

04 Mayıs 2008 Pazar

Emeyzin lezzeti harika

Çocuk rap'i kadar tiksindiğim bir şey yoktur şu hayatta.

3 aylık suskunluğu bu derin anlamlı sıçmık ile bozayım istedim. Üstüme gelmeyin.

10 Şubat 2008 Pazar

Cümle noksanlığın bittiği yer*

Buralara bir sürü şeyler yazacaktım ama vazgeçtim, yukarıdaki bir alışveriş merkezinin posteri olan şey zaten her şeyi anlatıyorken tekrarlara hiç gerek yok.

Birileri bizimle çok fena taşak geçiyor.

Ne mutlu geçirenlere.


*yazar burada Yunus Emre'ye gönderme yapmış.

24 Ocak 2008 Perşembe

Pedofili, pirinç ve kumdan kaleler üzerine

"NAMBLA sözcüsü: Atalarımız bu ülkeye yerleştiler çünkü... inançları vardı. "Özgürlük" dediğimiz bir inanç. İnançları yüzünden kimsenin yargılanamayacağı bir yerde yaşamaktı istekleri. İstediği şekilde yaşamayı seçebilecek insanların bulunduğu bir yerde yaşamak. Bizi cinsel açıdan sapmış olarak görüyorsunuz, çünkü sizden farklıyız. İnsanlar bizden korkuyor, çünkü anlamıyorlar. Ve bazen suçlamak, anlamaktan daha kolaydır.


Kyle:
Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz..
N: Biz insanız. Çoğumuz küçük çocuklara ilgi duymayı seçmedi bile. Böyle doğmuşuz biz. Ne olduğumuzu inkar edecek değiliz, ve sizler bunu anlayamıyorsanız, eh bizi uzaklaştırmaktan başka yol yok.
K: Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz..
Stan: Evet, insanlar arası eşitlik, hoşgörü, bu tarz gay ıvır zıvırlara biz de inanırız, ama dostum, siktir git."

South Park - 4. Sezon - Cartman Joins Nambla'dan

Politik değil de toplumsal olan faşizmin çeşitli türleri var: toplum düzenine uymadığı için tıp yargıçları tarafından tecrit hükmü verilen psikiyatrik faşizm; konuşma yasağı değil de söyleme mecburiyeti (bkz) şeklinde beliren düşünsel faşizm; mahalle baskısı, çevrenin isteklerine uyma zorunluluğu, farkında olmadan robotlaştırılan insan projeleri şeklinde karşımıza çıkan süper ego faşizmi... Toplumu dikkatle incelerseniz bu liste daha uzar; ancak incelemelerin sonucunda çıkan çarpıklıkların büyük çoğunluğu yukarıda örneklediklerimden sonuncusuna girer. Bu yazıda bundan bahsedeceğim ve tıpkı Atina'yı uyuşuk bir at, kendisini de at sineği olarak tanımlayan Sokrates gibi kimi atlaşmaların üzerine gidip sineklik yapmaya çalışacağım. Bu pek süslü tanımlarla nitelendirdiğim ve ileride açıklamaya çalışacağım sonuncu kategorinin herkesçe bilinen (ve aslında çoğunlukla ne olduğu bilinmeyen) bir adı var: ahlak.

Etik (ahlak felsefesi) hakkında Wikipedia'da yazılanları okurken beni gören dedem şöyle dedi:

"Etik.. hmm.. ahlak, aslında iyidir. Yabancıların yazdıklarını okuyunca işler karışabiliyor, onların aile içi davranışları bizden çok farklı, mesela aile içinde rahatlıkla bağırıp çağırabiliyorlar. O yüzden fazla karıştırmadan düşünmek lazım.. iyidir aslında ahlak."

Yaşlı insanların sahip olduğu en önemli şeyin yargıları olmasının temelinde çok mantıklı sebepler var: sağdan soldan yayılan ve içinde olmaya mecbur hissettikleri "old and wise" imajı, kendine ayrılan sürenin dolmaya başladığının hissedilmesinden doğan bir "biliyorum, pek çok şeyi çözdüm, senden daha çok yaşadım" düşüncesinin altında yatan "senden daha fazla fikir üretme hakkım var" kibiri, sahiden de çok yaşamış olmaları ve pek çok düşünce üretmiş olmanın hazzını yaşama istekleri... Bu yüzden yargılar yaş ilerledikçe daha fazla kemikleşir, değiştirmek daha zor olur ama küçüklükten gelen bir sorgulama kültürü edinilmemişse, o yargılar trajedinin derin sularına itiliverir farkında olunmadan. "Niye" sorusuyla cevabı alın(a)mamış bir yargının hiçbir değeri yoktur.

Ahlak neden iyidir? İyi, neden iyidir? Ahlakın temeli nedir ve bizi ona mecbur kılan şey nedir? Ve en yıkıcı sorumuz geliyor: her dakika ahlaksal tutarsızlığın doruklarında gezinen ahlak sözcülerinin ahlak iyidir vaazlarını inandırıcı kılan en ufak bir şey var mıdır?

Açıklamasını yapacağım konu başlıklarını sıralayayım: ahlak diye insandan bağımsız bir şey yoktur, ahlak, toplumsal yaşayışı düzenli kılması açısından oluşturulmuş bir insan üretimidir, insanlar bencildir ve her şeyi kendileri için yaparlar, iyilik-yücelik-veya adına her ne diyorsanız- yüce şeyler insana ait olamaz, bunlar sadece sanal bir ahlakın gölgesidir ve insanları bencil varlıklar olmaktan kurtaramaz.

Çok mu yüklendim? Devam edelim..

İlk önce bencillik konusuna değinmek istiyorum. Bunu ben kullandığımız anlamda (kötü anlamda) bir sıfat olarak değil, insan varoluşunun tam da olması gerektiğini söylemek istediğim şekilde kullanıyorum. Günümüz insanı, milyonlarca yıl süren evrimsel bir sürecin sonunda, yani yaşamda kalma savaşının sonunda galip gelmiş atalarının yavrularıdır. Her tarafımız yaşama uygunluk sıfatıyla donanmış olup insan bedeninin "kusursuz" görünümü, kusursuz olmaya mecbur olmasıdır basitçe; zira kusursuz olmayanlar doğal seçilimin acımasız eleğiyle elenmeye mahkumlar.

Evrim ilerledikçe, canlıların yaşayış şekilleri de evrimleşti biyolojik gelişmişlere çok da mantıklı bir şekilde paralel olarak. Birlikte yaşayarak canlı kalma şanslarının arttığını gördüler örneğin. Bu birlikte yaşam onlara bazı zorunluluklar getirdi: birbirlerine karşı sorumluluk duygusu, görev bilinci, toplumsal yaşamın çeşitli getirileri.. Artık ataları gibi yaşamaları uygun olmazdı, zira "gelişmişlerdi".

"Güç, sorumluluğu beraberinde getirir." denir Superman'de. Artık insan güçlüydü ve sorumluluklarını üstlenmek zorundaydı. Önünde duran yemeğe saldıran maymunlar gibi davranmamalıydı örneğin; önündeki eti mideye indirirse kardeşinin (paylaşmamasından dolayı) ona karşı besleyeceği kinin kendisine zarar vereceğinin hesabını yapabiliyordu artık. Bu "hesap işlemi"nden başka bir şey olmayan ve toplumsal yaşamın çok doğal bir sonucu olarak, ahlak doğdu işte.

Bencillik kısmına geri dönelim; her insanın her şeyi tamamen kendisi için yaptığını belirtiyorum. Bunu bencilliğin gündelik dilde kullanılan şekliyle düşünenler kabul etmiyor, etmek istemiyorlar; ama onların düşünme yolunda saptıkları yanlış şu an için beni ilgilendirmiyor. Bakkaldan sakız çalmanın ahlaka aykırı olmasının sebebi, bu fikrin evrene genellenip elde edilen sonucun olumsuz oluşundan kaynaklanır. Her bakkaldan sakız çalınsa ne olurdu? Bakkal batardı, muhtemelen de sopayla kovalardı. Sopayla kovalanma ihtimali, sakız çalınarak elde edilecek faydadan daha mı önemsizdir? Hayır, değildir. İşte gördüğünüz gibi farkında olunmadan yapılan bu hesap işlemlerinden ahlak sistemi doğar ve küçük beyinlere yerleşir.

Küçük beyin diyerek aslında ahlakın bizdeki en temel noktasına parmağımı sokuşturuyorum. Basit hesap işlemleriyle evrene genellenen ahlak, gücünü süper egodan alır. Dünyayı daha yeni tanımaya başlamış bir bebeğin küçücük beyninde, sonradan oluşturacağı yargıların temeline yerleşir ve kişinin yaşamını yönetir. Ve sorgulamadan kabul eden beyin, zaman değişse de mevcut zamana eski ahlakın uygunsuz olabileceği konusunu görmezden gelerek eskiyi kabul eder: "ahlak, iyidir aslında."

Yazının en başında örneğini verdiğim pedofili "ahlaksızlığı" da bu düşünce eksikliğinden nasibini almıştır aslında. Sırf doğuştan getirdiği bazı dürtüler toplumla uyuşmuyor diye pedofiliklere ahlaksız etiketini yapıştırmak, akıl hastası olduğu için bir şizofreni toplumdan uzaklaştırmaktan farksızdır; ikisine de insan varoluşuna dışarıdan, haksız bir müdahale söz konusudur. Ancak bu, işin varoluşsal kısmı, yoksa elbette ki bu düşünce fazlasıyla saftır, hatta zararlı olduğu da ileri sürülebilir. İnsan, günümüzde toplum içinde doğmaya mahkumdur ve bunun getirisi olarak bazı sorumluluklara da mahkum bırakılır; kimi varoluşsal problemler kişinin kendisine aittir ve toplumla uyuşmadığı için denetlenmesi ve icabına bakılması şarttır. Üstelik, pedofili olayında çocuğun rızasının olmaması, kimi şizofrenlerin ise etrafa zarar vermesi gibi "zarar" temelli bazı durumlar da var. Velhasıl, pedofili bu yüzden ahlaksız olarak kabul edilmekte, akıl hastaları bu yüzden böyle bir ahlak anlayışının acısını çekmeye mahkum bırakılmaktadır. Toplumsal düzen gereği olması gereken budur.

Ahlak denilen sanal yaratının kaynağına biraz daha göz atacak olursak.. Ahlak, ne kadar ararsak arayalım, "orada bir yerde" değildir. Hatta içimizde bir yerde de değildir. O hiçbir yerdedir. Feuerbach, Thomas Hobbes gibi filozoflar da 3-5 yüzyıl önce benzer düşünceler öne sürerek bağımsız bir ahlakın varlığını reddetmişler. Örneğin Feuerbach'ın materyalist ahlak anlayışında birey, yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler) ile ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlak oluşur. Yani ahlak, toplumsal bir düzenden başka bir şey değildir.

Ahlak üzerinden bazı örnekler vererek neden bunların sanıldığı kadar "yüce" değil, sadece çocukluktan getirdiğimiz bazı düşüncelerin yan ürünleri olduklarını anlatmak istiyorum. Önce Hobbes'un başına gelen bir olaydan bahsedeyim:

Bir gün Hobbes'u dilenciye para verirken gören bir arkadaşı yanaşıp sormuş: "bencilliğinize ne oldu sizin kuzum? hani herkes her şeyi kendisi için yapardı, nerede tutarlılığınız?" Hobbes da şu şekilde kapağı monte eder: "dilencinin varlığı bende acıma duygusu yarattı ve ona değil, acıma duyguma yardım etmek, onu yenebilmek için şu an ona para veriyorum."

Bu öyle temel bir noktadır ki iyilik sanarak yaptığımız her şey için genelleştirilebilir. Pazarda yaşlı bir teyzenin torbalarını taşıma isteğinizin "teyzeye" yardım etme amaçlı olduğunu nereden çıkardınız? Hobbes gibi biri gelse, onu kendi duygularınızı tatmin etmek istediğiniz, bu şekilde kendi kendinize "iyi" imajı vermeye çalışarak varlığınızı olumlandırmaya çabaladığınızı söylese, aksini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bu, sanıldığı gibi kötü bir durum değil, önceden de dediğim gibi yaşıyor oluşumuzun, evrim savaşında şu ana kadar galip geldiğimiz için sahip olduğumuz biyolojik donanımın çok doğal bir sonucudur.

Kuşaktan kuşağa aktarılan, insandan bağımsız olmayıp insan üretimi olan ve toplumsal yaşayışın bir getirisi (ve aynı zamanda gerekliliği) olan ahlakın dinle de önemli bir ilişkisi var. Temelinde ahlak düzeni oluşturmayı amaçlayan din, insanların (neden iyi değil) neden kötü olmadıkları konusunda bir hayli etkilidir. Her ne kadar pek çoğumuz aslında hesap yaparak ahlaki kurallara biz farkında bile olmadan ulaşsak ve ona göre yaşasak da, dini inançlarımız da kötü olarak etiketlenen "olumsuz genellemelerden" uzak durmamıza neden olur. Çalmak, sopayla kovalanmak gibi bir getirisi olduğu gibi, günah gibi götürüsü olan bir eylemdir aynı zamanda. Gerek toplumsal yaşayış, gerek dinsel buyruklar olsun, her taraftan lanetlenmiştir ve bu yüzden "ahlaksızlık" olarak kabul edilmektedir.

Coğrafi ve kültürel özelliklere bakıldığında da ahlakın insan üretimi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu konuda Douglas Adams adlı şahane ademoğlunun "Is there an artificial god?" başlıklı bir konuşmasında yer alan örneği aktarayım. Adams, Man on Earth isimli farklı yerlerdeki kültürleri inceleyen bir kitapta yer alan Bali örneğini anlatıyor. Pirinç üretiminin çok fazla olduğu, her gün her sofrada bulunduğu, yaşam için adeta zorunlu olan bu maddenin kutsallaştırıldığı bir yer Bali. Kilise tarafından düzenlenen bayramların tarihleri, toplum arasında pirince yaklaşım tamamen bölgedeki pirinç yoğunluğuna bağlı olarak düzenlenmiş ve bu yoğunluk, onu, kültürlerinin-ahlaklarının bir parçası haline getirmiş. Şayet Bali'ye gidecek olursanız, sakın pirinçsel bir müsriflikte bulunmayın. Sopayla kovalanabilirsiniz.

Ahlak bu kadar göreceli ve bu kadar muğlak iken haliyle sorgulama erdeminden yoksun bireyler, fena tutarsızlıklarıyla ahlak dedikleri şeyin tam karşısında durma isteği bile yaratabilir biraz düşünen bir beyinde. Şöyle diyor Ian Anderson, Thick as a Brick'te:


And the sand-castle virtues are all swept away

In the tidal destruction the moral melee.
The elastic retreat rings the close of the play
As the last wave uncovers the newfangled way.

But your new shoes are worn at the heels
And your suntan does rapidly peel
And your wise men don't know how it feels
To be thick as a brick.

Düşünmeyen toplumun ahlaki değerlerini kumdan kalelere benzetiyor bu satırlarla Anderson. En ufak bir dalga geldiğinde yıkılan, hiçbir temeli olmayan kumdan kalelere. Yeniyi bu kadar çabuk kabul etmelerine de veriştiriyor; yeni olan her neyse bir an önce tüketip atmalarını da güneş yanığına benzetiyor: ışıl ışıl parlayan, ancak sadece kısa bir süreliğine etkili olan, temelsiz bir yanığa. Bu yüzden, diyor; düşünün, eleştirin, aklınızın götürdüklerini temellere oturtun ve kumdan kalelere tapan akılsızlardan biri olmayın.

Yazının başında sıraladığım soruların cevaplarını özetleyerek noktayı koyalım: Ahlakın iyi olması için bir sebep yoktur, ancak bu onun gereksiz veya kötü olduğu anlamına gelmez. Hatta aksine gereklidir; neticede toplum düzeninin bir sonucudur ve mevcut ahlaka toplu bir karşı çıkış olsa, bu bizi evrim basamaklarında gerisingeri götürür. Önemli olan ahlak konusunda "kumdan kale ahlaklılarından" daha fazla şey görüp farkındalığı artırmak ve daha tutarlı bir birey olmak adına, ahlakımızı düşünce temeline oturtmaktır.

İleride olur da daha da evrimleşip homo sapiens sapiens sapiens falan olursak, geriye dönüp sopayla kovalamasınlar bizi diye.

02 Kasım 2007 Cuma

İsteme ve tasarım olarak kapitalizm finoluğu

E: Bilmiyorum, sadece... bir mobilya aldığında, kendine işte bu dersin. İhtiyacım olan son kanepeydi. Her ne olursa olsun, o kanepe problemini çözecektim. Hepsine sahip olacaktım. Bir stereo setim var oldukça iyi bir tane, oldukça saygın bir gardıropa sahiptim. Tam olmaya çok yaklaşmıştım. (...)
B: Yorgan nedir, biliyor musun?
E: Rahatlık.
B: Bir battaniye.
E: Sadece bir
battaniye.
B: Neden sen ve benim gibiler yorga
nın ne olduğunu bilirler? Bu gerçekten bu hayatta bu kadar önemli midir?
E: Hayır.
B: Öyleyse biz n
eyiz?
E: Biz, uh, bilirsin, tüketici...
B: Doğru. Bizler tüketiciyiz. Hayat boyu bir saplantıdayız. Cinayet, suç, yoksulluk... b
unlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlülerin dergileri, 500 kanallı televizyonlar, kilodumdaki bir herifin adının yazılı olması. Rogaine, Viagra, Olestra. (...) Öyleyse siktir et şu kanepeyi, ve şu yeşil kumaş desenlerini. Ben diyorum ki, hiç tamam olamayız. Ben diyorum ki, mükemmel olmayı bırak. Ben diyorum ki, haydi... evrim geçirelim. Bırak kırıntılar nereye düşmesi gerekiyorsa düşünler. Fakat bu benim, ve yanlış olabilirim. Belki bu korkunç bir trajedi.
E: Hayır. Sadece eşya. Bir trajedi değil, ama...
B: Eee, kaybettin... modern yaşam için çok yönlü çözümler vardır.

Sahip olduğun şeyler sana sahip olmayı bıraktı. Ne istiyorsan onu yap, dostum.

Fight Club
--------
“Dünya benim tasarımımdır.” – Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya’nın ilk cümlesi

Maddeye ait her şeyin beynimizde biçimlendiği, dış gerçekliğin tamamen öznel bir tasarım olduğu, kısaca “kaşığın
olmadığı” düşüncesi çok da yeni sayılmaz. Yanılmıyorsam ilk olarak İrlandalı piskopos Berkeley ortaya koydu bunu ve bu, cevaplanması oldukça zor bir felsefi savdır; ancak cevaplanması güç diye "çözümlenemeyen savlar" adlı tarihin tozlu rafına itilmiş değil. Örneğin edebiyat ve sinemada etkileri ciddi biçimde görülebilecek bir düşünce bu; kaşığın olup olmayacağını idrak edemeyeceğimiz gibi (Matrix), Daniel F. Galouye’nin Counterfeit World’ündeki gibi, üstün bir medeniyetin tasarladığı bir bilgisayar benzetiminde yaşıyor olup olmayacağımızı da kestiremeyiz. (bu konuda bir zamanlar yazmış olduğum bir yazıya da göz atabilirsiniz)

Tasarım konusunun bana kalırsa 3 aşaması var. “Dış gerçeklik” denilen çoğunluğun gördüğüne uygun yaşamak, normalliktir. (örneğin elma denilen meyve –ki bu tatlı olur, ağaç denen dallı bir nesnede yetişir ve rengi kırmızıdır, elmayı bu şekilde kafasında tasarlayabilen -yani duyumsayan- normaldir) Zaten normal denilen şey, küçüklükte süper ego tarafından benliğe dayatılan, çoğunluğun onayıdır; sizin kırmızı olarak algıladığınız şeyin bir başkasının mavisi olmadığı ne malum? (bu da çok eski bir felsefi sorudur aslında, bildiğim kadarıyla bunun da cevabı yok) Başka bir tasarım aşaması, normal dışı, yani sorunlu tasarımdır. Kişi, çoğunluğun tasarımından başkasını tasarlar ve bu onun gerçekliği olur (mesela Napolyon olduğu
nu iddia edebilir), ancak Napolyon’un öldüğünü bilen çoğunluk tarafından şizofren olarak nitelendirilmesi kaçınılmazdır. 3. ve benim ilerleyen satırlarda sorun edeceğim aşama ise “normalliğin aşırısı” olarak tanımlanabilir. Bunun terim olarak bir adı yok. Ama bence, bu olayın olması gereken tek bir adı var: kapitalizm finoluğu.

Son günlerde ilgimi çeken, acayip bir yarışma programı var. İlk gördüğüm zaman "ne sürreel bir şeylan bu" cümlesi ağzımdan istemsizce çıktı: yüksek desibelle gülen bir sunucu, kan ter içinde, eli sürekli mendilinde ve kafasında, korkuların en büyüğünü yaşıyor görünen bir yarışmacı, eller havaya tadında bir şarkı söyleyen şişman ikizler, stüdyonun tam ortasında duran eski usül bir çevirmeli telefon.. Bir David Lynch filmi sahnesi gibi ortalık. Ama tüm bu toplu çıldırma seansının ortasında en dikkat çekici olan şey, üç beş kuruş kazanacağı para için kendini ciddi anlamda paralayan yarışmacıydı. Eğer gerçekten bir Lynch filmi sahnesi olsaydı bu ortam, daha fazla kendini paralamadan dilini çıkartıp havlamaya başlamasını bekleyebilirdiniz yarışmacının. Zira Lynch'in sembolik sinemasında, kendisinin temsil edebileceği tek rol, kapitalizm finoluğuydu.

Hepimizin etrafında var, yoksa bile pencereden dışarıda var.. belki de aynada. Küçüklükten beri süper egolarımızın dayattığı normallik, kabul görürlük olguları bazen o kadar baskın çıkıyor ki normal olmak için çıldırıyoruz. Moda denilen şey bu köpekleşme sürecinin lokomotifidir, lokomotife nereye gittiğini bilmeden atlayıp sürüklenmek ise varolan bir potansiyeli kullanmamaktır, yaratılışa -Tanrısal bir yaratılıştan söz etmiyorum- ayıp etmektir. Beyinsizliktir. Ama normalliktir.

Çoğunluk onayı olan dış gerçeklikten ayrısını tasarlamanın
psikiyatrik bir hastalık, çoğunluk onayıyla tasarımlanan maddesel nesnelere bağlılığın (maddiyatın) ise normallik olduğunu söylemiştim. Bu işte bir sakatlık yok mu? Bir insan varlığından bile emin olamayacağı bir şeye nasıl delicesine bağlanır ve bunu hayata ilişkin temel yargılarının en derinlerine atar? Ve tanımsal düzeyde bakıldığında esasında psikiyatrik bir rahatsızlıkla "fazla normallik" arasındaki fark bu kadar az mıdır? Başka bir açıdan bakalım; Fight Club'daki Narrator gibi, "IKEA'nın köpeği olmak" çözüm müdür? "Normalite" açlığınızı hangi tip oturma grubu karşılar?

"Sen bankada ne kadar paran olduğu değilsin.
Sen sürdüğün araba değilsin.
Sen cüzdanındakiler değilsin.
Sen üstündeki kıyafet değilsin.
Sen şarkı söyleyen, dans eden dünyanın bokusun."
- Tyler Durden

IKEA'nın köpeği olmak çözüm değildir, maddeye bağlanmak hiç çözüm değildir, zira Palahniuk amcamın da güzelce irdelediği gibi özgürlük, kaybedeceği hiçbir şey olmamaktır. Palahniuk'tan yaklaşık 150 yıl önce Schopenhauer'in biri bu konu hakkında dev gibi (boyut olarak değil, işlev olarak) bir kitap yazıp çözümü de sunmuştur: reddetmek! Converse'i istemiyorum! Quicksilver çantam olmasın. Üstüm başım Levis olmasın; neticede kıyafetlerim ben değil, ben kıyafetlerim değilim. Ve özgürlük denen şey, kaybedecek hiçbir şeyi olmamaktır, umut dahil.

Küçüklükten beri "okuyayım, çok para kazanayım, evim olsun deri koltuklar alayım, süper arabam olsun ama dizel alalım çok yakmasın" yaşama planıyla yetiştirildik, en azından benim çevremde bundan farklısı yok. (belki dizel değil de tüp isteyenler olabilir, tam emin değilim) Amaç nedir? Ölümü beklemektir. Beklerken de idare etmeye çalışmaktır. İşte bu kadar geçici, bu kadar monoton, bu kadar sıkıcı, bu kadar normal bir şey bu kapitalizm finoluğu. Bu kadar yaşamayı umursamamazlık. Aşırı normallik.

Lars von Trier'cilik yaptığım yok, insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek veya ne ucuz hesaplara sahip varlıklar olduğunu göstermeye çabalayacak kadar kibirli değilim. Bu yazdıklarım her şeyden önce kendime bir eleştiridir. Çözüm konusunda da pek çok farklı kaynağın (Hint Felsefesi, Schopenhauer, Nietzsche, komple felsefe tarihi) dedikleri aynı kapıya çıkıyor zaten: red. Fakat esas sorun şu:

Bunu hangimiz yapabilir? Süper egonun normallik faşizmine 21. yüzyılda kim baş kaldırabilir?

30 Eylül 2007 Pazar

Zevkler ve renkler tartışılmaz mı?

Küçüklükten beri, toplum tarafından yüklenmiş olan "çöpleri çocuğun atması" misyonundan çok çektim. Bir keresinde çöpün kapağını açarken "meeaaov" diye bir kedi fırladı içinden hatta, ama çok çekmemin esas sebebi bu değil. İşlemi kısaca özetlemek gerekirse; önce çöpün kafası güzelce bağlanır, sonra hızlı hızlı inilir ki kapıcı alttan damlayan çöp suyunu görüp bıdı bıdı etmesin (apartman temizliği konusunda toplum tarafından çocuğa yüklenmiş özel bir misyon yok zira), sonra çöp kapağı açılır, içinden kedi çıkabilir korkusuyla biraz uzakta durulup çöp fırlatılır ve kaçılır. Nedir yani? Şudur; bunların hepsinde şöyle bir ortak nokta var: bu işin başından sonuna kadar yanı başınız çok pis kokar! Çünkü çöpler tarih boyunca pis kokmayı başarmıştır ve zamanın sonuna kadar da pis kokacaktır.

İyi de, niye yahu? Çöp kokusunu bir yana bırakalım; mesela yanı başımızda gaz çıkaran birisinin niye "içinin çürümüş" olduğunu düşünürüz? Veya duyduğumuz bir melodiyi sevip sevmeme konusunda belirleyici olan şey nedir? Kısacası sorumuz şu: güzel ve çirkin nedir?

Güzelin ne olduğu konusu 18. yüzyılda Alexander G. Baumgarten tarafından "mantığın kardeşi" olarak öne sürülmüş bir felsefe dalı olan, estetik ile aydınlatılmaya çalışılmış. Felsefenin altındaki normatif bilimlerden etik, iyilik temeli üzerine kurulmuşken mantık ise doğruluk temellidir. Peki felsefede güzele kim bakar? İşte burada devreye, Yunanca'da duyum anlamına gelen aisthesis'ten doğmuş estetik girer.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, içindeki belirsizlikler ve bilgimizin (özellikle nörobiyolojik) yetersizliği gibi sebeplerden dolayı güzelin tanımı çok zor, belki de mümkün değildir. Neyin sanat olup neyin olmadığı konusunda yüzyıllardır bir fikir birliğine varılamamış olması bir yana, sanatın tanımının mümkün olmadığını öne sürenler (ör. William Kennick) dahi olmuştur. Bu noktadan sonra benim öne süreceğim şeylerin ve vereceğim örneklerin çoğunun geniş bir çevre tarafından kabul görmüşlüğü yoktur, ama içinde kayda değer fikirlerin olmasını da umut ediyorum.

18. yüzyıla kadar sanata, özellikle eski Yunan mirasından dolayı, doğayı taklit etme gözüyle bakılıyordu. Örneğin Platon, sanatın tamamen mimesisten (taklit) ibaret olduğunu, ancak ideaların duyularla algılandığını, taklidin de bu duyular yoluyla yapıldığını; yani sanatın taklidin taklidi olduğunu söyler. (sanatı bu derece değersiz görme konusunda, Platon'un hocası olan Sokrates'in bir sanat eseri olan Aristophanes'in Bulutlar oyununda alaya alınması ve bundan sonraki -Sokrates'in idamı- sürecindeki önemli rolünün bilmem ne kadar etkisi olmuştur..) Aristoteles ise direk olarak ideaların taklit edildiğini söyleyerek işin içine bir miktar yaratıcılık da katar. Peki sanat sadece taklitten ibaret midir? Elbette ki değildir; hatta aksini göstermek adına Claude Monet, Vincent Van Gogh, Edgar Degas gibi empresyonistler, iç dünyayı yansıtmanın, yaratımın önemini vurgulamışlardır. (hatta bazı empresyonistler çirkin şeyleri resmederek de güzellik "yaratılabileceğini" göstermişlerdir)

Sanat bir yaratım sürecidir ve şüphesizdir ki güzel algısına hitap eder, peki güzel nedir? Güzel kavramının objektif ve subjektif nitelikleri vardır; subjektif nitelikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir ama güzel kavramının özü objektif bir niteliktir: orantı, uyum, simetri, temsil edilen idenin temsil şekli gibi içsel ve dışsal öznitelikler... Estetik konusunda (hatta diğer pek çok konuda) çok önemli fikirler öne sürmüş olan Immanuel Kant, duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini söylüyor.

Şimdi bir yerlere gelmeye başladık; güzel diye genel-geçer bir şey var ama bunun yanında güzelle iç içe girmiş "öznel güzel"ler var. Buna güzel bir örnek olarak çöp kokusunu verebiliriz; çöp kokusu genel-geçer olarak "kötü" şeklinde etiketlendirilmiş bir kokudur. Bunun kötü olmasının sebebini Platon veya Hegel olsaydı, muhtemelen idealarla uygun olmadığı veya kötü ideasını temsil ettiği şeklinde açıklardı; fakat işin aslı bu değil. Şimdi başka bir yerlere gelmeye başlıyoruz...

Evrimsel süreci inceleyen biyologlardan bazıları, koku etiketinin de doğal seçilimle insanlarda yer ettiğini ve "kalıtsal" hale geldiğini belirtiyorlar. Örneğin hidrojen sülfür (osuruk gazı diyelim de daha sempatik olsun) çok kötü kokar, çünkü zararlıdır. Bunun doğal seçilimini de kabaca şu şekilde özetleyebiliriz; milyonlarca yıl önce hidrojen sülfürle pek çok ön-insan karşılaştı; bunu yutanlar zehir etkisinden dolayı öldü, sonraki kuşaklara bir mutasyon sayesinde hidrojen sülfürün kokusunun kötü olduğunu aktarabilen soylar ise yaşamlarına devam edebildiler ve seçilmiş oldular. Binlerce yıl içerisinde doğmuş her insan evladı, hidrojen sülfür kokusunun kötü olduğunu bilerek doğar hale geldi. (çünkü bu yaşam şansını artırıyordu) Çöplerde de belli bazı bakterilerin faaliyetleri sonucu genelde benzer (hatta aynı) koku ortaya çıkar ve bu oldukça mantıklı evrimsel etiketlendirme düşüncesine göre çöp kokusu da, basitçe, beynimizde bu şekilde kaydedilmiştir.

İnsan, kafasının içindeki kimyasal süreçler, sinirler, nörotransmiter maddeler ve karmaşık yapılarla yönetilen doğadaki en gelişmiş hayvandır. Şahsen insana, kendi beyninin kölesi, özgür iradesi olmayan ama özgür irade konusunda konuşabilecek tek hayvan olarak doğadaki en gelişmiş canlı gözüyle bakıyorum; sanat, güzellik gibi konulara da ne olduğu belli olmayan "ideaların taklidi şeklinde bir hoşa gitme duygusu" gibi fazlasıyla bulanık ve mistik bir düşünceden ziyade, nörobiyolojik temelli kimyasal bir olay olarak bakıyorum. Bu noktada önceki paragrafta bahsettiğim evrimsel etiket düşüncesi güzel bir örnektir ve "güzel"in tanımı için daha da genişletilebilir.

Günümüzde, özellikle MP3, CD gibi formatlar ile hızla yayılma olanağına sahip müziğe ilişkin veriler, aslında incelenip sosyolojik analizleri yapılması gereken ve konumuzla da hayli ilgili olan verilerdir. Michael Jackson'ın Thriller albümü (cast bid it bid it), Pink Floyd'un The Dark Side of the Moon'u, Metallica'sı, Beatles'ı... Ortak noktaları nedir? Evet, çok satmalarıdır, hem de çok. Peki bu çok satmanın sebebi "gençler birbirlerini beğenmişler" midir? Ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum; bana bu müziklerin insanlarda ortak bir duygu uyandırıyor olması düşüncesi daha gerçekçi geliyor. Peki nedir bu ortaklık?

Birkaç paragraf önce kısaca değindiğim gibi, bana kalırsa bu müziklerde insanın nörobiyolojik yapısına uyan evrimsel bir uygunluk söz konusudur.

Yalnız burada bazı önemli noktaları belirtmem gerekir karışıklığı önlemek açısından. Yukarıda insana bakış şeklimi söylemiştim, ama bu fazlasıyla mekanik ve hayvandan çok da farkı olmayan bir insan düşüncesi olarak gelmesin. İnsan, doğduğundan itibaren çevreyle etkileşim halindedir ve bu etkileşim, büyük oranda kişinin değer yargılarını ve zevklerini belirler. (estetik felsefesindeki "güzel"in 2 niteliğinden biri olan subjektif nitelik bu nedenle ortaya çıkar) Örneğin çocukluğu bir ahırda geçmiş insan, hayatın karmaşasından bezmiş bir haldeyken yolda bir inek dışkısı görse, çocukluğunu, rahatlığı, sorumluluk duygusundan yoksunluğu anımsattığı için mutlu olabilir. (öte yandan aynı bezginlikteki bir başka insanın bu dışkıya basması sonucu doğacak psikolojik patlama, intihar sebebi bile olabilir) Kişinin kültürel altyapısı da bu beğenilerde büyük rol oynayabilir; örneğin bienalden bienale koşturan kültürel finolar her akşam yatmadan önce yukarıdaki Munch'ın Skrik tablosunun yüzü suyu hürmetine 3 kulhüvallahü 1 elham okurken, resim adına bildiği tek şey ilkokulda çiziktirilen 23 Nisan resimleri olan biri, yabancılaşmanın, yalnızlığın sembolik çizgilerini göremeyip "ne la bu bağırıyor işte, ayağımla çizerim ben bunu" diyebilir. (aslında bu kadar kibar eleştirmezler) Rock müziğe ilişkin bildiği tek şey Milliyet'in 90 sonlarında sorumsuzca yaptığı "satanist" propagandası olan bir insan da, önyargısı yüzünden Metallica'dan hiç hoşlanmayabilir. "Güzel"in 2. niteliği olan objektif nitelik ise (ki buna Hegel ide diyor, bense daha ayakları yere bastığını düşündüğüm evrimsel seçilim diyorum -bkz. yukarıdaki koku örneği) önyargılara, anılara, çöpten çıkan kedilere bağlı değildir. Ve bu formülü belli olmayan evrimsel seçilime olabildiğince ayak uydurabilen müzikler, çok fazla kişi tarafından beğenilir.

Formülü belli değil, evet. Belki belli de olmayacak; ancak Wittgenstein'ın da bu konuda dediği gibi bu işin en özünde duygusallıktan, mistiklikten, öte dünyalardan ziyade düşünsellik ve bilgi var ve estetik, bu açıdan mantığın sözde değil özde kardeşi konumunda. Dolayısıyla hala genel geçer bir şeylerin ortaya konulabilmesi ihtimali var, ve bunun yolu kanımca felsefeden veya sanattan değil, biyolojiden, hatta moleküler biyolojiden geçiyor. Belki de o zaman ortak bir formül bulunur da, zevkler ve renkler gerçekten tartışılmaz. Neticede ne demişler;

De gustibus non est disputandum.

08 Eylül 2007 Cumartesi

Beyin virüsü

Virüs denilen oluşumun mantığı hemen herkes için anlaşılabilirdir: içeri sız, kendini kopyala, ortamlara ak; bu bilgisayar virüsleri için de, canlı olup olmadığı tartışmalı biyolojik virüsler için de geçerlidir. Elbette ki bu işlerin de yolu yordamı vardır, zira ortamlara akmak için virüslerin "çaktırmama, donanımlı olma" gibi birtakım ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir; aksi takdirde enselenmeleri an meselesidir. Peki ortamlara akmakla (isminin çekiciliği dışında) ne kazanır ki bu virüsler, amaçları nedir? Belki de Richard Dawkins'in bencil dediği genler gibi, onların da tek derdi kendi egolarıdır; amaç, onlar için fazla büyük bir sözcüktür.


Bir bilgisayar virüsü prensip olarak basit bir şekilde işler. Assembler ile yazılan bu minik kod parçacıkları, girdiği bilgisayarda kendini çoğaltarak, yazılma amacına ulaşmaya çalışır. Örneğin bu konuda ilk olan (Elk Cloner'ı saymazsak) Brain virüsü, ki kendisi benden yaşlıdır, korsan yazılım diskleriyle beraber bilgisayara bulaşarak kendini boot sector'e kopyalar ve bilgisayarı, minik bir selamlama mesajıyla beraber, çalışmaz hale getirir. Öte yandan biyolojik anlamdaki virüslerin işleri de anlaşılmaz değildir; örneğin bir H5N1 virüsü, tanıdık ismiyle kuş gribi virüsü, hedefine ulaşırken önce hücre zarını eritir, sonra genetik materyalini, ya da bir anlamda padişahını hücre içine gönderir ve kontrolü devralır. Sonrası ise basit: böl, yönet ve çoğal!

Kısacası her açıdan virüs, insanın pek de dostu sayılmaz. Peki ya hiç ummadığınız bir anda, örneğin gayet sağlıklı hissediyorken, virüslerin beyninizde dolaştığını iddia etsem? Tam da şu an mesela, bu yazıyı okurken beyninizin kıvrımlarında bir şeylerin çoğaldığını birisi söylese, ne diyebilirsiniz? Peki o birisi, ya doğru söylüyorsa?

"Ana karakter bir bara girdi, yanından geçen kızın poposunu süzerek barmene doğru yöneliyor. Süzmeye devam ederken barmen bir kola getirdi, içerideki bunaltıcı sıcak ve kızlar boncuk boncuk terler döktürürken buz gibi kolayı glork glork içiyor.. glork glok.. glr.."

Ne o, yoksa canınız film arasında büfeye koşup kola almak mı istedi? Yalnız olmadığınızdan emin olun, zira beyninize giren bir virüs kendini çoğalttı ve "canınızın" kola içmek istemesine neden oldu. "Ne virüsü yahu, canım istedi aldım işte" demeden önce biraz düşünün, girdiğiniz kola sırasındaki diğer kişilerin de basitçe, "canı" mı istedi? O adam glork glork diye kolayı kafaya dikmeseydi, yine o sırada olur muydunuz?

Virüs diyerek olayı dramatikleştirmeyi bir kenara bırakalım da, anlatmaya çalıştığım şeyin temeline gelelim isterseniz. O kaptığınız, virüs benzeri şey, bir memdi ve beyninize sızdıktan sonra kendini çoğaltarak "canınızın" istekleri konusunda hayli etkili oldu. Peki mem dediğim şey de nereden çıktı, neyden bahsediyorum ben, neler oluyor yahu?

Önce bir sakin olduktan sonra devam edelim. Derin nefes? Tamam. Memden bahsetmeden önce, yazının başında çıtlattığım Richard Dawkins adından bahsedeyim. Oxford Üniversitesi etolog ve evrimcisi Prof. Dr. Richard Dawkins, 1976 yılında yayımladığı The Selfish Gene (Bencil Gen - Tübitak Yayınları) kitabıyla tanınır. Darwinci evrime getirilen grup veya tür seçilimi konularındaki yanlış anlama ve öğretmelerin, bu kitabıyla önüne geçmeye çalışır. Doğal seçilimin gen bazında işlediğini, tür veya grup seçilimi diye bir şeyin olmadığını, genlerin yaşamkalım makinelerini (insanlar, hayvanlar, bitkiler vs.) çoğalmak ve soyunu devam ettirmek gibi bencil (analojik olarak) amaçları için kullandığını anlattığı The Selfish Gene, biyoloji camiasının dışına da taşarak pek çok çevrede büyük yankı uyandırmıştır. Zira kitabın XI. ve son bölümü, Memler, yani yeni eşleyicilere ayrılmıştır.

Mem kelimesi, Yunanca öykünme anlamına gelen Mimeme'den türemiş olup etimolojik açıdan gen (gene) kelimesine benzemesi için mem (meme) olarak kısaltılmış. İlk olarak Richard Dawkins'in bahsettiği mem kavramı, kişi(ler)den kişi(ler)e yayılan, orada çoğalan ve kendini de çoğaltan kültürel verilere deniyor. Tanımı bir kenara bırakıp örneklere yoğunlaşırsak sanıyorum ne olduğunu daha rahat anlayabiliriz. Kültürel farklılıklar, birikimler, düşünce şekilleri, bulunulan senenin modası, müzik, resim... kısacası, dediğim gibi hemen her türlü kültürel veri, "mem" adı altında toplanıp incelemeye alınır.

Önemi nedir peki bunun, yani incelenip de ne oluyor? Üzerinde biraz düşünülünce rahatlıkla görülebileceği üzere aslında memler, kontrol edilebildiği halde dünyanın en büyük gücüdür, neyse ki şu ana kadar o denli kurnaz birisi çıkmadı. Memler, ya da başka şekilde düşünecek olursak düşünce ve fikirler, satır aralarında kişiden kişiye geçer ve kendi çoğalma mekanizmasıyla kişinin değer yargıları, beğenileri ve hatta bilinç altına karışarak yaşama şekline etki eder; hatta bazı memler vardır ki, kişiyi bizzat yönetirler.

Richard Dawkins, kitabında evrene ve dünyadaki düzene bakarak bunun oluşma şekline gen bazında ışık tutmaya çalışıyor. Ama insan türü, kesinlikle sadece biyolojik bir oluşum değildir, binyıllardan oluşan kültürel birikimimiz de başlı başına bir düzendir. Yine Dawkins, bu "kültürel düzene" de bakarak, mem düşüncesini ortaya atıyor. Yazının başlarında film arasında görülen kısa bir reklamın isteklerinize nasıl bir etkide bulunabileceği konusunda basit bir örnek vermiştim. Bu örnekler aslında bambaşka alanlardan çoğaltılabilir; komik İngilizcesi dışında bir özelliği olmayan İnternet Mahir, yine komik bir İngilizce ile karşımıza çıkan All Your Base Are Belong To Us, Ajdar, gotik giyim modası, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememe geyiği... Aklıma gelen her örneği verirsem, hiçbir şeyi düşünerek yaşamadığımız, hemen her şeyi öykünerek, yani memlerle oluşturduğumuz ortaya çıkabilirdi ve bu ciddi bir özgür irade sorunu doğurabilirdi; ama şimdilik bunu geçiyorum, bu başka bir yazının konusu olmalı.

Memleri bu kadar tartışma götürür ve önemli kılan şey, bana kalırsa bu fikrin 'Richard Dawkins' tarafından ortaya atılmış olmasıdır. Şimdi Dawkins'e yine geri dönelim. Zat-ı muhterem aslında Darwinci evrime çok başarılı bir yorum getirmesinden daha ziyade, ateizmiyle, hatta evrim düşüncesini yaratılışçı (ve dolayısıyla dinsel her türlü) düşünceyi çürütme amaçlı kullanır. Hatta son yıllarda yazdığı büyük tartışma yaratan The God Delusion kitabı sadece bunun üzerinedir. Pek de şaşılmayacağı üzere mem kavramını da temelde Dawkins, dinsel savları çürütme amaçlı kullanıyor. Bu anlamdaki mem kavramının da aslında bir mem olduğunu öne sürebiliriz aslında.

Kitabının son bölümünde memlere ilişkin temel düşüncelerini açıklasa da Dawkins'in bu konudaki esas düşünceleri, 1991 yılında yazdığı Viruses of the Mind makalesine dayanıyor. 6 yaşındaki tatlı bir kız diyor Dawkins, Thomas the Tank Engine'in yaşadığına inanıyor (eski bir çizgi film kahramanı), büyüyünce diş perisi olmak istiyor; büyüklerinin ağırbaşlı ve bilge sözlerine birebir inanıyor. Bu yaştaki bir kız, ne söyleseniz inanabilir. Prenslerin kurbağaya dönüştüğü masalları anlatsanız inanır, cehennem ateşinden söz etseniz kabuslarına girer. Gördüğüme göre bu kızcağız, rahibe okuluna başlayacak yakında. İnanıp inanmama konusunda bu kızcağızın, nasıl bir şansı olabilir ki? Dawkins, dinlerin de mem yoluyla dağıldığına ve kişilerin bu memlerin esiri olup hayatını yönetmesine izin verdiğine inanıyor.

Aslında dinlere mem demek yanlış, zira Dawkins'in tanımlamasına göre nasıl bir bacak birden fazla gen (gen kompleksi) tarafından yönetiliyorsa, din gibi büyük ölçekli mem sistemleri de mempleks, yani mem kompleksleri tarafından yönetilir. Bu mem kompleksleri öylesine güçlüdür ki, küçük yaşlarda beynine giren savunmasız bir insanda acımasızca çoğalarak tüm yaşamını yönlendirebilir, tüm değer yargılarını şekillendirebilir. Hele ki din hakkında ileri geri konuşmanın çok başarılı bir koruma mekanizmasıyla güvenlik altına alındığı (cehennem azabı), Tanrı'nın dünyevi akılla algılanamayacağı ve gözle görülür hemen hiçbir kanıtın ortada olmaması gibi zırhları bulunduğu düşünülürse, dinden güçlü mem veya mempleks yoktur Dawkins'in düşüncesine göre.

Din bu konudaki örneklerin en uçta olanı, ama buna dair örnekler çoğaltılabilir. Bir insanın nasıl canlı bombaya dönüşebileceğini düşünmüşüzdür bazen. Veya bir insanın niye bir terör eylemine giriştiği vs. Bunların da küçüklükten itibaren kişilerin beynine sızmış ve sıkı bir şekilde çoğalmış mem mekanizmaları olduğunu söyleyebiliriz. Memlerle infekte olmuş kişi (örneğin canlı bombalar), memeoid olarak sıfatlandırılıyor. Bu terim 1985 yılında Keith Henson tarafından memetik literatürüne katıldıysa da, Richard Dawkins'in, sonradan genişletilmiş baskısını yayınladığı The Selfish Gene'inde de kendine yer buldu. (1989) Bu konuda, gerek magazinel, gerekse daha acıklı örneklere göz atmak istiyorsanız şuradaki Aftermath'in kaleme aldığı güzel örneklere göz atabilirsiniz.

Murphy yasaları, Ajdar, Mahir, Goatse.cx, Smiley, abuk subuk spam mailler, hatta Noel Baba... Peki bu memlere mem olma özelliğini katan şey nedir? Niye özellikle bu seçilmiş kişiler/şeyler? Memlerin nevi şahsına münhasır çoğalma mekanizmaları var, olmasına; ancak yazının en başında değindiğim virüsler gibi bunların da çoğalabilmeleri için "çaktırmama" gibi bazı ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir. Örneğin Cast Away filminde gözümüze gözümüze sokulan FedEx reklamlarından antipati duymayan var mıdır? Veya Kurtlar Vadisi'ndeki, örneğin bir gecekondunun üzerinde bile görebileceğiniz Next & NextStar uydu reklamlarının sevimsizliği? Peki ya bu işi abartmadan, örneğin bir "glork glork" sahnesiyle yaparsanız, işin etkileyiciliği artmaz mı? Ya da başka bir açıdan sorayım; reklamlara kalite ölçütü getiren şey nedir?

Memlerin etkinliğidir şüphesiz. Bu konuda yine Aftermath'in buradaki yazısını örnek vereceğim, ki bu yazı aslında reklamcıların fazlasıyla işine yarayabilir. Memlerin kendini sağlamlaştırabilmesi için, vaat, doz, güven gibi bazı konularda kendi iç mekaniklerini oturtmuş olması gerekir. Kimse abuk subuk Kosla reklamlarından etkilenerek Kosla almaz; ama ürün içeriği abuk subuk olmasına rağmen bir dönem sırf reklamlarıyla deli gibi satmış pek çok ürün vardır. (buna vereceğim ilk örnek Bendensin memidir, hatta Bendensin adıyla bakkallar, pideli köfteciler bile açılmıştır - Bursa) Dediğim gibi memleri kontrol edebilen, gerçekten çok fazla şeyi kontrol etmiş olur.

Bu mem düşüncesi aslında adı konulmadan da olsa, psikoloji ve sosyoloji gibi bilim alanlarında pek çok kez örnekleri görülmüş bir düşünce. Örneğin "Görsel Görecelilik Kuramı" ile tanınan Benjamin Whorf, çeşitli bölgelerin kültürel özellikleriyle dilinin kendine has bir biçimde özelleştiğini açıklamıştı. Buna örnek olarak eskimoların dilinde kar kavramına ait 150'den fazla kelimenin olduğunu, veya Yeni Gine'deki bir kabilenin dilinde sadece açık ve karanlık olmak üzere 2 çeşit rengin olduğunu (ve her kabile mensubunun bu kelimelerle hangi rengin bahsedilmekte olduğunu tam olarak anlayabildiğini) örnek verebiliriz. Ne var ki, bilimin ortaya koyduğu (veya araştırılan) bazı konuların çarpıtılarak "mutasyona uğramış" memlerin de ortalıkta dolaştığı görülmemiş şey değil. 90'lı yılların başında bir "Mozart etkisi" tufanı esiyordu; Kaliforniya Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarının tamamen çarpıtılmış bir haliydi bu. Araştırmaya göre sayısal işlem gerektiren bir sınava girmeden önce 20-30 dk Mozart dinletilen öğrenciler, burun farkıyla diğerlerinden daha iyi sonuç alabiliyordu -ki bunda şaşılacak bir şey yoktu, zira beyinlerinin farklı bölümlerini kullanarak çoklu düşünme konusunda alıştırma yapmış oluyorlardı. Ama haber basına yansıdıktan sonra ne oldu? Klasik müzik CD'leri basan şirketler "bebelere klasik müzik" kampanyaları başlattı, anneler çocuklarına anlamsız bir şekilde Beethoven dayatmasına girişti, üstelik zaten mutasyona uğramış bu memler iyice çarpıtılıp kendi kurallarını da getirdi: bebek banyodayken Bach, süt içerken Beethoven dinlenecek!

Mutasyon demişken, memlerin yayılma mekanizmaları içerisinde bunun da büyük önemi var aslına bakarsanız. Örneğin bir dedikodu memi kendisini yaymak için, karşısındakinin ilgisini çekecek şekle bürünür, ya da kişi tarafından çarpıtılır (mutasyona uğrar) ve keyfine devam eder. Zira mutasyona uğramamış memlerin "mem havuzunda" kaybolup gitme tehlikesi vardır. Memlerin doğal seçilimi olmadığını kim söyledi ki?

Memler, genlerden çok daha hızlı bir şekilde evrilir, zira mutasyona uğraması ve yayılması genlere kıyasla çok daha kolaydır. Richard Dawkins'in geleceğe ilişkin mem düşünceleri bilimkurgu mu öngörü mü bilinmez, ama hayli ilgi çekici olduğu kesin (çünkü o da bir mem sonuçta). Dawkins, Matrix'te olduğu gibi ileride memler dünyasında bambaşka canlıların hüküm sürebileceğini belirtiyor. Bu konuda Gen Bencildir'de şu yorumda bulunuyor: "Biz biyologlar genetik evrim düşüncesini öylesine benimsemişiz ki, bunun olası evrim türlerinden yalnızca bir tanesi olduğunu unutuyoruz." Cairns-Smith'in DNA'nın evrimine ilişkin düşüncesindeki cansız silikatların üzerinde (500 milyon yıl) DNA'nın evrimleşip bayrağı devralması gibi, (3 milyar yıl) memlerin bu bayrağı devralmayacağını kimse iddia edemez sanıyorum. İleride bir gün, kaşık olmayabilir mesela.

Dawkins'in 76'da ortaya attığı mem düşüncesi, ilk yıllarda Douglas Hofstadter gibi bazı akademisyenler dışında bir çevreden pek destek görmedi. "Philosophy of mind" alanında çalışan Daniel Dennett, 1990 yılındaki hayli iddialı isimli kitabı Consciousness Explained'de memlere yer verdi; ancak bu konudaki esas çalışmalar 1995'te Richard Brodie'nin (eski Microsoft çalışanı) ve Aaron Lynch'in katkılarıyla oluştu. (bu alandaki çalışmalara yine genetics kelimesine benzer olarak, memetics, yani memetik deniyor) O yıllarda kurulan Journal of Memetics, 2005'e kadar bu konudaki çalışmaların merkezinde yer aldıysa da yıllardır bu konuda uğraş veren kişiler, 2005'ten bu yana farklı çalışma alanlarına yöneldiler. 76'da doğan "mem" meminin, henüz ölmediyse de, en azından çocukluk dönemini geride bıraktığını söyleyebiliriz. Ancak bu konudaki ciddi araştırmalar psikologları, antropologları, sosyologları, filozofları, hatta biyologları hep beraber uğraştıracağa benziyor. Kaşığın olmadığı bir evrim yolunda ilerlerken memetikçileri hayli zor bir görev bekliyor.
Kaynaklar:

07 Eylül 2007 Cuma

Oyun bağımlılığı

Not: Bir yerlere yazmıştım bunu, burada da bulunsun.

Haberlere konu oldu, yasaklamalar/sınırlamalar getirildi, kimi çevrelerde anti oyun ebeveyn kampanyaları düzenlenirken kimi çevreler de inadına, köpüresiye o sandalyeye kök salmaya devam etti. Ülkemizde fazla gündeme getirilmese de, Amerika ve uzak doğu ülkelerinde, ölüm olaylarından da ötürü medyayı fazlaca meşgul etmiş ve kimi yazarları oyun düşmanı, kimi oyun dergilerini de oyun düşmanı düşmanı etmiş bir durum bu. Peki oyun bağımlılığı nedir, böyle bir bağımlılık var mıdır, sebepleri nelerdir?

Öncelikle; "neden oyun sevgili Olcay?" sorusunu ciddi oyuncuların bakış açısından cevaplamaya çalışacağım, zira internet kafe oyuncularının oyun oynama (veya bağlanma) sebebi basitçe eğlencedir.

Sıradan oyuncuları bilmem ama “power gamer”lar için geçerliliği olan biyolojik bir olay vardır ki, bu da oyun esnasında dopamin salgısının artmasıdır. Basitçe anlatmaya çalışayım; normalde nörotransmiter maddedir bu, yani bir sinir hücresinin bittiği yer ile öteki sinirin başlangıcının arasındaki boşlukta kimyasal madde salgısıyla sinirler iletilir, bu kimyasal maddeye de nörotransmiter madde denir. Şimdi konumuza gelecek olursak; uzmanlar yüksek miktarda dopaminin (ki oyun bağımlılarında tespit edilir bu) uyuşturucu kullananlardaki yüksek dopamin miktarıyla çok yakın olduğunu söylüyorlar. Vücut, belli oranda dopamin salgısı miktarına alıştığında, azalmasına tahammül edemiyor ve "daha" diyor. Bu olaylar Positron Emission Tomography denen (kısaca PET) sistemle görüntülenebiliyor. (bkz: 4. kaynak) Uzatmadan Türkçe'sini söyleyelim bunun: bağımlılık.*

Dopaminin nasıl bir etkisi var peki? Yine argümanlarımı sağlamlaştırmak adına "uzmanlar" sözcüğünü kullanacağım kusura bakmayın ama, bu adamlar dopaminin en önemli etkilerinden birinin "haz duygusu" olduğunu düşünüyorlar. (farelerle yapılan bir deneyde farelerin hoşuna giden şeylerde dopamin salgısının arttığı gözlenmiş) Dopamin ve oyunlar konusunda pek çok tıbbi soru şu an için araştırılmayı bekliyor, ama Amerika'da bazı hastanelerde (mesela McLean Hospital'da varmış) "Oyun Bağımlılığı Servisleri" var ve psikologlarla kol kola veren araştırmacılar, bu soruların cevaplarını arıyorlar.

Peki "oyun bağımlılığı" dediğimiz şey net olarak nedir? Öncelikle söyleyelim, tıbbi literatürde henüz böyle bir bağımlılık yok, en azından psikolojik düzensizlik durumlarını açıklayan Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders kitabında yer almıyor. Ama araştırmalar bunun sadece dopamin tabanlı basit bir zevk bağımlılığı olmadığını ve gerçekten böyle bağımlılık olduğunu gösteriyor. Mesela biraz önce sözünü ettiğim McLean Hospital'ın oyun bağımlılığı servisindeki Dr. Orzack, bunun sosyal baskı veya kalabalık içerisinde bir yere ait olma çabasıyla alakası olabileceğini belirtmiş. Hadi bir yere ait oldu bu arkadaşlar, niye daha fazla oynuyorlar o zaman? Daha fazla oynuyorlar ki, ait oldukları sanal gruba kendilerini kanıtlayabilsinler, ay em dı king triplerine girsinler diyor Orzack. Peki niye "oyun" oynayarak bir gruba ait olmaya çalışıyor bu arkadaşlar, mesela niye sabahtan akşama kadar film izleyerek kendini tatmin etmeye çalışmıyor? Bunun sebebinin, oyunların en gelişmiş eğlence aracı olduğunun düşünülmesi olabilir -ki bu bence de doğrudur; daha doğrusu fiyat-performans açısından en iyisi sayılabilir. (mesela Disneyland'e gitmek daha eğlenceli olabilir ama bu daha pahalıdır ve her zaman yapılabilecek bir şey değildir) Dolayısıyla, Ockham'ın Usturası açısından bakacak olursak, en iyi olan en basittir, dolayısıyla en iyi eğlence şekli oyunlardır ve bu arkadaşların "oyun" oynayarak bir yere ait olma çabası anlaşılabilirdir.

"Video games are not an addiction, they're just something to do" diye bir yorum okudum bir yerde ve düşündüm; oyun bağımlılığı sözcüğünü kullanmamıza sebep olan nedir, oyunlar bağımlılık mıdır, bağımlı olanlar nasıl bağımlı olmuşlardır? Bunun tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sebepleri olabilir ama yine de birkaçını belirtmekte fayda var; örneğin bir sebep yukarıda belirttiğim "ait olma" duygusudur. Buradan hareketle kimi oyun bağımlılarının "geek" olmadığını, oyunlara saldırmadan önce de "geek" olduğunu, sadece hayatını kolaylaştırmak için oyunlara sarıldığını söyleyebiliriz ve bir çok bilinen "oyun bağımlıları geektir" genellemesini çürütmüş oluruz -bir başka genelleme yaparak.** Peki kimler bağımlı olur? Bunun genetik olduğunu söylüyorlar. Yani kimilerimiz, bağımlı olmaya, basitçe, daha yatkınız ve dopamine karşı daha fazla zafiyetimiz var.

Kişilere göre bu oyunun değiştiği gibi bana kalırsa oyunlara göre de değişiyor: sanıyorum çok az kişi Tiger Woods Golf oyununun World of Warcraft'tan daha bağımlılık yapıcı olduğunu söyleyebilir. Ve sanıyorum ki yine çok az kişi, bunun nedenini açıklayabilir. Benim düşüncem odur ki, oyunların bağımlılık yapıcı olmasındaki temen etmen "gelişim" faktörüdür ve bu açıdan RPG (stratejileri de katabiliriz) oyunlarının diğer oyunlardan maça 1-0 önde başlama gibi bir üstünlüğü vardır. Gelişimin bağımlılık yapıcılığı, yukarılarda bir yerde değindiğim vücudun dopaminin belli miktarına alıştığı zamanda daha fazla istemesi olabilir. Her RPG oyununun aynı etkide bağımlılık yapamamasının nedeni de basitçe, her oyunun bünyede ayrı oranda dopamin salgılatması olabilir. Kısacası kıytırık bir RPG oyununda vücut şöyle diyor: bağlanmayacağım kardeşim, sevmiyorum, zorla mı.

Biraz uzattık ama demeye çalıştığım şey, bu olayın biyolojik temelli olduğudur. Oyunun bağımlılık mı, yoksa sadece yapılacak bir şey mi olduğuna etki eden de bizzat budur. Hepinize bol eğlenceli, az bağımlılıklı oyunlar dilerim efenim.

* - bağımlılık dediğimiz şeyin illa ki bir maddeye bağımlılık olması gerekmiyor, nitekim Dr. Mark Griffiths alışverişe, uyuşturucuya veya gece gündüz belgesel izlemeye olan bağımlılığın biyolojik açıdan çok benzer olduğunu belirtiyor
** - lütfen geek terimini Türkçe kullanmadığım için kıllanmayın, gay gibi bir kelimedir o bana göre, orijinaliyle kullanmak daha iyidir

Bazı kaynakları da yazayım, hem daha fazlasını merak edenler için, hem de yazımız daha bir karizmatik dursun diyerekten: