<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187</id><updated>2012-01-12T10:27:50.876+02:00</updated><title type='text'>Gerekli alan boş bırakılmamalı</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>39</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6380813926619700285</id><published>2010-10-14T23:25:00.006+03:00</published><updated>2010-10-15T00:14:02.804+03:00</updated><title type='text'>Braid</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TLdwe_kj5zI/AAAAAAAAAbg/QnqgjMhFkNQ/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 113px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TLdwe_kj5zI/AAAAAAAAAbg/QnqgjMhFkNQ/s200/1.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5528010745383741234" /&gt;&lt;/a&gt;küçükken bir oyun oynamıştım. ingilizcem pek yeterli olmadığı için o dönem fazla anlayamamıştım ama bilinçaltı falan böyle değişik şeyler oluyordu. yıllar sonra değerini anladıysam da oyunun büyüsünden midir nedir, çok etkilenmiştim o dönem. bir oyunda duygulanmak nasıl bir şey oluyormuşu -bildiğim kadarıyla- ilk defa gösterişi o oyunu çok özel kılıyordu. sonra devamı gelmedi, yapımcısı da dükkanı kapattı gitti.. adı sanitarium'du o oyunun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sanitarium'un hep fazlasıyla underrated bir oyun olduğunu düşünmüşümdür. oyunseverler açısından bilinirliğinden bahsetmiyorum, ki o dönemlerde oyunlarla haşır neşir olanların pek çoğunun adını vay beler ile anacağı bir oyundur sanitarium, oyunların tarihsel gidişatı açısından fazlasıyla kıymeti bilinmemiştir bence. elbette ki bu işin ticari yanı durumu bu hale getirdi ama bir point and click adventure oyunu, hatta herhangi bir video oyunu açısından çok sıradışı bir anlatıma sahipti. malesef bu yaratıcılığı onun pek hayrına olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıl olmuş 2000 küsür, en fazla oynanan oyunlar "imleci götür ve dokun" konseptinin aşırı süslenmiş halleri. 100'lerce kişi çalışıyor, milyon dolarlar dönüyor, üretilen şey ise temelde komik denecek kadar basit. içine hıncal uluç kaçmış biri gibi konuşmak istemem ama piyasaya çıkan, gamespot'ta ign'de 90-95 puanların havada uçuştuğu oyunlar var ya, aslında onların çoğu oyun değil. valla bak. bir örnek de vereyim; oyun kelimesini teleolojik kökeniyle düşünecek olursam bence portal, half life 2'den daha "oyun". hani şu half life 2'den sonra piyasaya sürülen modvari küçük (ve neredeyse beleş) oyundan bahsediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oyunların "şöyle böyle interaktif bir film" olma konseptinden sıkılmış bir adam var, adı jonathan blow. gamasutra'ya verdiği röportajda oyun yapımcılarının kafasına kafasına vurulası cümleler sarf etmiş. günümüz oyunlarının pek çoğunun (en çok satanların da aynı zamanda) aynı formülü kullandığını vurguluyor blow: bir yanda "challenge part" dediği düşmanlar-engeller vs., diğer yanda da belli bir doğrultuda ilerleyen hikaye. oyuncunun challenge part'ı başarıyla tamamlaması sonucunda aldığı ödül: hikayenin devamı. ancak hikayenin devamı ile challenge kısmı birbiriyle çatışma halinde, yani hikayenin devam edebilmesi için oyuncunun hikayeyi devam ettirecek kadar challenge'ın üstesinden gelebilmesi lazım. bu nedenle birinin ön plana çıkması gerekiyor; dolayısıyla challenge denen kısım fazlasıyla "challenging" olmuyor (ya da yapılmıyor), kısacası koskoca oyun, ekranın sağına soluna imleci götürüp basarak ilerlediğiniz interaktif -gibi- bir film halini alıyor. oynayan kişi, kimi durumlarda, gerçekten güzel bir hikayeyi oynadığını düşünebiliyor, ama çoğu zaman düşünülmeyen şey bunun aslında "oynanmamış" olduğu. (merak eden olursa röportaj &lt;a href="http://www.gamasutra.com/view/feature/3911/jonathan_blow_the_next_phase.php"&gt;burada&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu şekildeki filozofik yaklaşımıyla blow, tek başına bir oyun geliştirmeye başlıyor. öyle 100'lerce kişiyle yürütülen bir proje değil, sadece 1-2 kişi alıyor yanına, grafiklerle uğraşması için falan. kısa sürede, bu mario görünümlü 2 boyutlu platform oyunu olan braid, oyuncularla buluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;göründüğünden çok daha karmaşık, çok daha ciddi ve daha büyük bir oyun braid. büyüklüğü, neredeyse tüm oyun tarihinin yapısökümünü gerçekleştirme çabasından ileri geliyor: 20 küsür yıllık oyunlarla aynı görünümde, dönemin oyun denen cicili bicili programlarına tepkili; bir yandan köklerine sahip çıkarken diğer yandan erekbilimsel olarak oyun işinin özüne inip yapılması gerekeni yapan, ve tüm bunları oynanışla bütünleşik düşünüldüğü zaman gelmiş geçmiş en iyi hikaye (bir oyun için elbette) ile beraber sunan. üstelik tüm bunlar için 100'lerce kişinin yıllarca çalışması gerekmediğini de göstererek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;braid'in yapısı aslında o kadar da karmaşık değil. şöyle diyelim, oyunda yön tuşları haricinde oyuncunun yapabileceği tek şey zamanı geri alabilmek ve zıplayabilmek. (ek olarak son bölümlerde bir de zamanı yavaşlatabilme seçeneği var) zamanın farklı kullanımları ve yerleştirilen cin bulmacalar braid'in temel dinamiklerini oluşturuyor. gelen düşmanlar belli, karşılaşılan engeller belli; ancak farklı bölümlerde oyuncunun karşısına farklı şekillerde çıkan zaman, bu basit görünümlü konsepti birden farklı bir boyuta taşıyor. söz gelimi bir bölümde zamanı geri alınca, sadece zamanı geri almış oluyorken, bir başka bölümde zamanı geri alınca geri alınan zaman süresi içinde yaptıklarınızı tekrarlayan bir gölge oyuncu beliriveriyor. bunun gibi 5 farklı zaman oynaşması durumunda yaratılabilecek bulmacaları bir düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oyun dinamikleri açısından sektöre ciddi bir başkaldırı olarak nitelendirilebilirliği olsa da braid'in, tek olayı bu değil. hatta esas olayı bu değil. sanitarium'un bilinçaltı-geçmişle alıp veremediklerini braid bir adım daha ileri götürüyor: hikayeyi bizzat oyunun parçası yaparak. görünürde aslında oyuncunun gözüne gözüne sokulan bir hikayesi yok oyunun, veya şöyle demek mümkündür ki doğru hamleleri yapma karşısında oyuncunun aldığı ödül hikayenin devamı değil. yapımcının zamanla yaptığı oynaşmaları hikayeye entegre edişi, zaten duygusal olan tim'in hikayesinin insanın içine işlemesini sağlıyor. (bunda müziklerin de çok ciddi bir payı var şüphesiz. müzik demişken, bir oyunun ilk defa soundtrack'ini edinip mp3 çalarda dinleme zevkini de yaşattı şahsıma braid. sadece bu kemanlı abiler için ayrı bir yazı yazılabilir, onun için fazla uzatmayayım, parantezi de kapatayım, böyle uzun parantez olmaz olsun) nedenini bilmediğimiz bir şekilde "prenses"inden ayrılan tim, yaptığı hataları görmek ve telafi edebilmek umuduyla geçmişe gidiyor, gittiği her kaleden "prensesin başka bir kalede" olduğunu öğrenmesini umursamadan çabalıyor tekrar bir araya gelebilmek için. yapımcısı her ne kadar "braid is about the journey, not the destination" dese de, braid'in hayatımda gördüğüm en çarpıcı, en güzel, en anlamlı sonlardan birine sahip olduğunu söylemem gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hikaye konusunda bir konuya daha değinmek gerek. kesin bilgiler ışığında olmasa da braid'in, hikayesiyle -muhtemelen- oyun tarihinde bir ilki gerçekleştirdiğini söylemek mümkün. bu basit görünümlü hikaye, bambaşka bir şekilde okunabiliyor ve oyunda buna dair göndermeler de var, hatta oyunun isminin de buna bir gönderme olduğunu tahmin ediyorum (dolayısıyla oyunun üst metninde karşılaşılan aşk hikayesi, esas hikayenin metaforu niteliğinde). neden bahsettiğimi anlatabilmem için hikayeyi spoil etmem gerekeceği için bu konuyu daha fazla uzatmayayım, ama özetle hikayenin bir "prensesini arayan prens" hikayesinin yanı sıra insanoğlunun güç istenci veya atom bombasının doğuşu olarak okunabileceğini de ekleyeyim. (oha mı? &lt;a href="http://www.rllmukforum.com/index.php?showtopic=190136"&gt;buyrun&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar abartılsa da hakkı zor teslim edilecek, zincirlerini kırıp atmış, bana kalırsa oyun tarihinin vip kısmına ismini yazdırmış bir oyun braid. akıbeti konusunda sanitarium'dan çok da farklı bir kaderi olduğunu düşünmüyorum; benzer tipte interaktif filmler yapılmaya devam ederken braid de zamanla "vay anasını"larla hatıra gelen, fazlasıyla yaratıcı, gerçek bir oyun olarak hafızalardaki yerini alacak. bu süreçte ben de jonathan blow gibi adamların arada belirip statükoya çomak sokmasını dört gözle bekliyor olacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6380813926619700285?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6380813926619700285/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6380813926619700285' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6380813926619700285'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6380813926619700285'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/10/braid.html' title='Braid'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TLdwe_kj5zI/AAAAAAAAAbg/QnqgjMhFkNQ/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-134643377939500697</id><published>2010-09-20T21:13:00.005+03:00</published><updated>2010-12-15T19:57:49.295+02:00</updated><title type='text'>Yetkinin iradesi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TJekrUJcn-I/AAAAAAAAAbQ/ow5ExCRnfsg/s1600/1.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 153px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TJekrUJcn-I/AAAAAAAAAbQ/ow5ExCRnfsg/s320/1.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5519060932415496162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;p&gt;Bir Gestapo üyesi olsaydınız, bir yığın Yahudi’yi gaz odasına tıkarak öldürebilir miydiniz? Veya bir Amerikan savaş pilotu olsaydınız, “Sam amca” öyle buyurduğu için “Little Boy”u Hiroşima’nın üzerine bırakıp on binlerce kişinin yanarak ölmesine, milyonların sakat doğmasına göz yumabilir miydiniz? Peki ya birisi bu otoriteye olan itaati “bilimsel bir deney” adı altında sorgulasa, ne kadar ileri gidebilirdiniz?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;2. Dünya Savaşı nedeniyle Amerika’ya göç etmiş Yahudi asıllı Stanley Milgram da bunları merak edip, bir deney düzeneği oluşturarak gözlemlemek istemiş. Merakının sebebi ise basit: “final solution” olarak da bilinen Yahudi soykırımının temel sorumlusu olan Adolf Eichmann’ın yargılanma sürecindeki aşırı duyarsızlığı. Kendini “o zamanlar herkes Yahudi öldürüyordu ama” diye savunan, sadece işini yaptığını söyleyen, basit, hatta emre itaat açısından başarılı bile denebilecek bir devlet memuruydu o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Milgram, gazete ilanıyla bulduğu 15-50 yaş arası erkekler arasında bir deney yapmaya karar verir. Deneyin amacı basit: otorite altında kişinin vicdani duygularını sorgulamak. Deney için aynı odaya aldığı denek ve Milgram’ın asistanı için bir kura çekimi yapılır. Kura hilelidir elbette, asistana öğrenci, deneğe de öğretmen rolü düşer. Öğretmene, elindeki kağıttan kelimeler okuyarak öğrenciye tekrarlatması söylenir; yanlış cevapta artan dozlarda elektrik vermesi gerektiği de. Fikir vermesi açısından öğretmene 45 voltluk şok uygulanır, ki bu durumda deneklerin çoğu yerinden zıplayacak kadar şiddetli tepki göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci rolündeki asistan ayrı bir odaya alınarak teste başlanır. Öğretmen, asistanı görmez; ancak mikrofon aracılığıyla sürekli iletişim halindedir ve öğrencinin şoka karşı verdiği tepkiyi de sürekli duymaktadır. Yanlış cevapta artan dozlarda –sözde- şok vermesi gerektiği, deneyin başarısı için bunun çok gerekli olduğu yanında bulunan 2. asistan tarafından sürekli vurgulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deneklerin karşısında duvarı yumruklayan, “kalp hastalığım var benim” diye avaz avaz bağıran biri varken, sınır olan 450 volta –ki bir insanı öldürmeye fazlasıyla yetecek bir dozdur bu- yüzde kaçının ulaşmasını beklersiniz? Milgram ve asistanları bunun %1 civarı olacağını düşünüyordu. Deneyin sonuçları gösterdi ki, insanlar otoriteyi vicdanlarından fazla dinliyor: deneye katılanların yaklaşık %70’i işi son noktaya kadar götürebildi. Milgram bunu daha sonra şöyle yorumlayacaktı: “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milgram deneyi (ki farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı cinsiyetler arasında tekrarlanan deneyin sonuçlarında bir değişim gözlenmedi) çoğumuzu potansiyel bir intihar bombacısı, bir Nazi subayı,  bir recm gardiyanı olarak göstererek çarpıcı bir gerçeği ortaya koydu. Otorite, ki bu bazen bir komutan iken bazen çoğunluk da olabilir, pek çok durumda kişinin ahlaki yargılarının önüne geçip insanları robotlaştırabilecek kadar güçlü bir kuvvetti. Evrimin çeşitli aşamalarındaki canlılar tarafından da görülebilen bu mefhum, otoriteye koşulsuz itaatin biyolojik bir mekanizması olabileceğini de gösterdi. Örneğin 2005 yılında Van’da meydana gelen bir olayda koyunlardan birinin uçurumdan atlaması sonucu tüm sürü arkasından gidip telef olmuştu. Bunun benzeri bir olay maymunlarla yapılan ilginç bir deneyde de gözlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir merdiven, tepesinde tavana asılı muz ve 5 adet maymundan oluşa&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TJekwBxNnWI/AAAAAAAAAbY/7tB-Kxhfkys/s200/2.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5519061013381356898" /&gt;n bu deneyde ağzının tadını bilen bir maymun merdivene tırmanmaya kalkar. Ne var ki tam bu anda tüm kafese soğuk su sıkılır. Bu olaydan sonra merdivene tırmanmaya kalkan işgüzar bir maymuna karşı ahalinin tepkisi sert olur. Kafesten bir maymun çıkarılıp yerine bir başkası konur; haliyle ilk işi merdivene tırmanmak olacak, ve haliyle diğer maymunlar da bunu bir güzel dövecek. Bu durum 4 kez tekrarlandığında içerideki maymunlar en baştakilerle tamamen farklı olmasına rağmen, merdivene tırmanmaya kalkan yeni bir maymunu geri kalanlar “öyle gördükleri için” döverler, niye bunu yaptıklarının farkında bile olmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürü psikolojisi ve itaatin gücü, otoritenin adil bir gerçeklik sunmasının gerekliliğinden de öte, insan hakları açısından, halkını bilinçlendirmesini de zorunlu kılıyor. Bunların gerçekleşmediği, veya bilerek gerçekleştirilmediği durumlarda tarih daimi bir lekelenmeye maruz kalıyor. İnsan psikolojisinin karanlık yönleri, ancak evrimin bizi getirdiği son aşamayı kullanmaktan, bilinçlenmekten geçiyor. Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman'ın da ifade ettiği gibi, "toplumsal ilişkiler akılcılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumsal üretiminin verimliliği ve kapasitesi de mükemmel bir hale gelir."  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-134643377939500697?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/134643377939500697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=134643377939500697' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/134643377939500697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/134643377939500697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/09/yetkinin-iradesi.html' title='Yetkinin iradesi'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TJekrUJcn-I/AAAAAAAAAbQ/ow5ExCRnfsg/s72-c/1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-7329470597145405956</id><published>2010-08-05T23:24:00.019+03:00</published><updated>2010-08-07T14:57:46.587+03:00</updated><title type='text'>Müzik ve evrim</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtRPl8oWjI/AAAAAAAAAaQ/jwfiEx66dm4/s1600/elegant+WA+got+music+copy.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 181px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtRPl8oWjI/AAAAAAAAAaQ/jwfiEx66dm4/s200/elegant+WA+got+music+copy.png" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502080698089495090" /&gt;&lt;/a&gt;"Music seems to help the pain &lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Seems to cultivate the brain. &lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Doctor kindly tell your wife that,&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;I'm alive - flowers thrive - realize - realize &lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Realize.&lt;/em&gt;"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tarih itibariyle Pink Floyd, The Piper at the Gates of Dawn'u çıkaralı 43 sene olmuş ancak Roger Waters'ın bu sözleri daha eski bir gerçeğe işaret ediyor. Müziğin acıyı dindirmesi, beyni "işlemesi", evrimsel kanıtlar konusundaki yetersizliği nedeniyle üzerinde spekülasyonlar yapılsa da muhtemelen dilin evrimleşmesinden daha eski olgular. Öyle ki, bir yenidoğana ninni söyleyip sallayınca sakinleşip ağlamayı kesmesi, müziğin doğuştan gelen bazı donanımsal yönleri olduğunu gösteriyor. İşin bu kısmı ise araştırmacılara bir hayli zorluk çıkarıyor: herhangi bir yaşamkalımsal avantajı olmayan müzik, nasıl bir doğal seçilim mekanizmasıyla evrimleşmiş olabilir? İnsan için hayati bir önemi yoksa, müzik algısı neden evrimleşmiştir?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Müzik algısının evrimleşmesinin nasılı, yanıttan çok bir soru daha doğuruyor: müzik algısının evrimleşmesi nasıl incelenebilir? Geçmiş yıllara ait, günümüzdeki tonal skalalara göre düzenlenmiş kemikten yapma flütler var, evet; ancak henüz dilin bile olmadığı bir dönemde, doğal olarak arşivlemenin de yapılamadığı 30-35 bin sene öncesinde insanların müziği kullanıp kullanmadığı, kullanıyorsa ne amaçla kullandığı fosil kayıtlarıyla açıklanabilir mi? Hepsinin de ötesinde müzik, tek başına bir mefhum olarak ele alınarak incelenebilir mi, eğer incelenirse bu çeşitli yanılsamalara yol açar mı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 153px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtR4etz9FI/AAAAAAAAAag/YQI2jlogsxk/s200/36.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502081400522929234" /&gt;Müziğin tek başına bir mefhum olarak ele alınabilirliği konusundaki sorgulamam garip gelebilir, ancak işin aslı da burada yatıyor. Bunu anlayabilmek için öncelikle beynin müziği algısını anlamak gerekir. Beyin, tıpkı diğer sesler gibi kulaktan aldığı duyuları işitsel sinir aracılığıyla beyin sapına yönlendirir. Burada çeşitli sinir çekirdeklerinde duyulan ses al gülüm ver gülüm ile analiz edilir: kimisi sesin yönünü tayin ederken kimisi örüntüleri (patern) analiz eder. Daha sonra ise kulağın üst taraflarındaki temporal lob denilen (yan lob da denilebilir) bölgedeki özel bir alanda (heschl gyrus) sonlanır. Ardından müzik, sol ve sağ beyinde işlenerek daha karmaşık bir hal alır. Sıradan insanlar müziği daha çok beynin sol tarafıyla algılarken müzikal yönden eğitimliler sağ tarafını da kullanır. K&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 153px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtR945qCyI/AAAAAAAAAao/Ch2DDJJ2gD0/s200/37.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502081493451279138" /&gt;enarlardaki resimlerde göstermeye çalıştığım üzere, beynin sol tarafındaki 3 ayrı lobda ritmi algılayan bölgeler vardır; ancak önemle belirtmek gerekir ki bu bölgelerin tek işlevi müzik ritmini algılamak değildir ki buna ileride değineceğim. Beynin sağ yarısında ise melodi ve sesin frekansına yoğunlaşmış alanlar vardır. Örneğin melodi algısıyla ilgili yer zedelenirse müzik algısı devam eder, ancak kişi duyduğu müziğin melodilerini ayrıştıramaz. Dolayısıyla müzik tek bir yerde işlenen, tek bir işlev üzerine yoğunlaşmış hücre kümelerinden ortaya çıkan bir algı değildir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mademki müziği tek bir mefhum olarak ele almak mümkün değil, o halde indirgemeci bir anlayışla bu algının kökenlerini nasıl araştırabiliriz? Bu, zannediyorum ki bu alanda çalışmalar ortaya koyan pek çok akademisyenin gözden kaçırdığı bir nokta ve çalışmaları da bu gözden kaçırılmış nokta yönünde şekilleniyor. Buna da daha sonra değineceğim, şimdiyse müziğin evrimsel kökenleri konusundaki temel teorilere (ya da iddialara) bir göz atalım:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1. Müzik, Darwin'in The Descent of Man'de tartıştığı üzere, ilkel kadın ve erkeklerin birbirini etkilemesi yönündeki bir araçtır ve binyıllardır insanlar tarafından seçilerek günümüzdeki konumunu almıştır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2. Müzik, bireyleri bir arada tutmak, motive etmek, veya rakip topluluklara gözdağı vermek adına ortaya çıkmış bir nevi birleştirici bir güç olarak evrimleşmiştir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;3. Müzik, evrimin tatlı bir yan etkisidir, "işitsel cheesecake"tir, özel olarak evrimleşmemiş ama evrim onu bu hale getirmiştir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 190px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtSbbmw9PI/AAAAAAAAAa4/MlNGWqO3zLU/s200/rock-cat.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502082000983487730" /&gt;Bu iddialardan ilki, bahsettiğim üzere &lt;strong&gt;Darwin&lt;/strong&gt; tarafından ortaya atılmış ve günümüzde &lt;strong&gt;Geoffrey Miller&lt;/strong&gt; tarafından geliştirilmiştir. Müziğin hissetmenin gücüne olan etkisi vurgulanarak, bu sayede müziğin eş konusunda bir tercih sebebi olduğu iddia ediliyor. Örnek olarak &lt;strong&gt;Jimi Hendrix&lt;/strong&gt;'i öne sürüyor Miller. Kendisinin en az 2 kadınla uzun süreli ilişki yaşadığını, onlarca groupie ile ilişkisi bulunduğunu, Almanya - Amerika - İsveç'te olmak üzere 3 tane çocuğu olduğunu ve modern doğum kontrol yöntemleri olmasa çok daha fazla olabileceğini belirtiyor ve buradan özetle şu sonuca varıyor: demek ki müzik, özellikle erkekler tarafından, kadınları etkilemek için kullanılan seksüel bir araçtır. Bu cinsiyetçi bakış açısı kadın müzisyenlerin varlığını, bahsettiği iddianın kanıt eksikliklerini ve yaz akşamları sahilde ateş karşısında klasik gitarla Akdeniz Akşamları'nı çalan yurdum delikanlılarını düşününce, bir hipotez bile olamayacak kadar bilimsellikten yoksun, leh veya aleyhinde bir kanıt öne sürülemeyecek bir iddia halini alıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bahsettiğim 2. iddia pek çok akademisyenin buluştuğu nokta. Örneğin &lt;strong&gt;Stephen Mithen&lt;/strong&gt;, Neandertallerin lisan sahibi olduklarına dair bir kanıt olmadığını; ancak bir şekilde iletişim kurma yöntemlerinin olması gerektiğini ve bunun adının müzik olabileceğini belirtiyor. &lt;strong&gt;Gregory Bryant &lt;/strong&gt;ve&lt;strong&gt; Edward Hagen&lt;/strong&gt; gibi araştırmacılar ise ilkel insanların iddialı müzikal şovlarla rakip gruplara gözdağı vererek savaşı önleme yönünde müziği kullandıklarını iddia ediyor. Brezilya'daki Mekranoti kızılderililerinin savaş şarkılarının onları nasıl bir kimlik altında buluşturduğunu gözleyen Ohio üniversitesi araştırmacısı &lt;strong&gt;David Huron&lt;/strong&gt; da bu tezi destekleyenlerden. Japon &lt;strong&gt;Hajime Fukui&lt;/strong&gt; de sosyal ve seksüel heyecanları dindirme yönünde müziğin kullanılmış olduğunu düşünüyor. Ancak başlarda da bahsettiğim üzere tüm bu akademisyenlerin bu konuda bir "teori"sinden, hatta hipotezinden bile bahsetmek mümkün değil; zira bu iddiaları doğrulayabilecek veya yanlışlayabilecek kanıtlar elde olmadığı için pek çok evrimsel psikolog düşüncesi gibi "bilimsel görünen ama alakası olmayan iddiaların lanetine" yakalanan bu iddialar, en fazla "olası ihtimaller" olarak değerlendirilebilir.&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 163px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtRXN1zy8I/AAAAAAAAAaY/GWOyOw237ic/s200/music-clipart4.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502080829057387458" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuncusu ise üzerinde durulması gereken ilginç bir bakış açısı. Bir cheesecake nasıl damağı "gıdıklıyorsa", müzik de beyinde aynı işlevdedir, o "işitsel bir cheesecake"tir diyor ünlü MIT profesörü &lt;strong&gt;Steven Pinker&lt;/strong&gt;. Günümüz insanındaki işlevinden değil, başka bir amaçla yola çıkmış ama bir şekilde homo sapiens sapiens'in işlevi haline gelmiş, kısacası evrimin tatlı bir tesadüfü-hatası olarak nitelendiriyor müzik algısını Pinker. Beynin müzik algısında işlev gören kısımlarının başka görevleri de olduğu, müziğe spesifik olarak evrimleşmiş bir yapının bulunmadığı, ve yukarıdaki iddiaların lehinde bir kanıt bulunmadığı göz önünde bulundurulacak olursa akla en yatkın görünen iddialardan biri bu; ancak açıklamakta yetersiz kaldığı noktalar var. 2 ile 6 aylık bebekler arasında bir araştırma yapan Toronto üniversitesi araştırmacısı &lt;strong&gt;Sandra Trehub&lt;/strong&gt;, bebeklerin modern müzikte de evrensel olarak kullanılan tonal skalalara, tam beşli ve tam dörtlü dizilere dissonant, yani düzensiz dizilere kıyasla olumlu tepki verdiğini gözlemlemiş. Buradan da "müziğin, kültürden ziyade doğanın bir armağanı olduğu" sonucunu çıkarıyor. Bu noktadan hareketle şu sorulabilir: müzik, evrimin tesadüfi bir yan etkisiyse, neden bazı notalar-diziler insanların hoşuna gider, neden tüm kültürlerin müzikleri tonal skalalara ve belli dizilere dayalıdır?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 151px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtSHpQmSSI/AAAAAAAAAaw/FBIYZgwZPH8/s200/34.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502081661051226402" /&gt;Bu noktada biraz geriye, milattan önce 500'lü yıllara gitmemiz gerekiyor. Tek telli, gitara benzer bir çalgı olan monokortu kullanarak Pitagoras, monokordun telini 1'e 2 oranında bölünce iki telin, tüm müzik eserlerinin temel aralığını oluşturan bir oktavlık aralıkla çaldığını fark etti. Buradan hareketle çeşitli aralıklarla yeni diziler üreten Pitagoras, evrensel olarak kullanılan müzik dizilerinin ortak bir minyatürünü inşa etti. Kısacası Pitagoras matematiksel bir formül buldu dizilerin doğasına ilişkin, ama bunun kulağa hoş gelmesinin sebebi neydi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oktav, tam beşli-dörtlü sistemleri, tonalite gibi unsurlar evrensel müzikal kavramlar olsa da, genetik kökenlerinden ziyade işitsel sistemin yan etkilerinden dolayı bunların müziğin temel kavramları olduğunu belirtiyor &lt;strong&gt;Duke üniversitesi araştırmacıları&lt;/strong&gt;. İnsan beyni, kendi türünden olan canlıları tanımak üzere olanca bir çaba gösterir. Örneğin görsel sistemin çabası sayesinde insanlar olmadık yerlerde yüzler görürler; buzlu camda Meryem anayı, Mars'ta mutlu suratları. "İnsanlar örüntü arayan hayvanlardır" diye özetliyor bu durumu &lt;strong&gt;Michael Shermer&lt;/strong&gt;. Araştırmacılar da işitsel sistemimizin benzer yönü olduğuna dikkat çekiyor. Açıklamalarında belirttikleri üzere insan işitsel sistemi, çevresindeki en önemli sesleri, yani insan seslerini algılamak üzere özelleşmiştir. İnsanlardaki vokal yolak, ses tellerinin yarattığı titreşimlerin harmonik bir set halinde dışarı çıkmasını sağlar. Araştırmacıların belirttiğine göre insan beyninin bu seslerin algısına verdiği önem de, müziğin evrensel olarak ortak noktası olan konsonansın, uyumun, bir başka deyişle neden bazı melodilerin kulağa daha hoş geldiğinin açıklaması durumunda: çünkü insan sesine benziyor.&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtSgUx5HlI/AAAAAAAAAbA/ZFeJL6AmoH4/s200/huge-headphones.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502082085050457682" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki elimizde bu iddiayı destekleyebilecek kanıtlar var mı? Önceden bahsettiğim gibi, ikinci ayda ritmi ayırt edebilen, altıncı ayda da müziğe tepki verebilen bebekler üzerindeki araştırmalar bu iddia ile paralel görülen sonuçlara sahip. Max Planck enstitüsünden &lt;strong&gt;Tom Fritz&lt;/strong&gt;'in, modern dünyanın müziğiyle hiç tanışmamış Kamerunlu Mafa kabilesiyle ilgili araştırması da benzer bulgular ortaya koymuş. Modern müzikle hiç tanışmamış olmalarına karşın kendi ürettikleri tek sesli flüt benzeri bir çalgıyla müzik üreten bu kabile, örneğin korku filmlerinde genelde efekt olarak kullanılan ve metal müzikte de çokça tercih edilen &lt;strong&gt;diminished gamı&lt;/strong&gt;na karşı batılının vereceği ölçüde, irkilmiş bir şekilde tepki veriyor. Evrimsel ağaçta daha da geriye gidecek olursak; bu konudaki en yakın akrabalarımız olan şebeklerle (gibbon) yapılan araştırmalar da müziğin iletişimsel bir amaca hizmet eden yönünü destekliyor. Thomas Geissmann'ın şebek &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.gibbons.de/main/index.html"&gt;galerisinden&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; düet yapan şebekleri dinlemek bile mümkün. (sol taraftaki sound gallery kısmından dinlenebiliyor)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Müziğin evrimsel tercih sebebi olabilecek bir yönü daha var; yukarılarda bahsettiğim yolaklarda gerçekleşen nörokimyasal tepkimeler sonucu salınan maddeler, örneğin endorfin, duygularla ilgili olan beyin kısmını, yani limbik sistemi uyararak yiyecek, seks, uyuşturucu kullanımı veya aşık olmaya benzer bir beyin aktivitesi ortaya çıkmasını sağlıyor. Uğruna yoğun çaba sarf edilen bu kavramları kolayca erişilebilir kılan bir olgunun evrimsel olarak tercih edilmesine pek şaşmamak gerek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Müziğin evrimsel diseksiyonu insanlar için neden önemli olabilir sorusu, Arthur C. Clarke'ın Ultimate Melody adlı kısa hikayesinde yanıt buluyor. Clarke, hikayesinde müziğin beğenilmesinin, insanın beynindeki sinirsel aktiviteyle müzik arasında olan uyum sonucu oluştuğunu ve bu bağlantılarla maksimum derecede uyuşan, dolayısıyla her insanın sevmek "zorunda" olacağı, nihai besteyi üretmeye çalışan bir biliminsanının öyküsünü anlatır. Müzik olgusu genetik seçilimle aktarılıyorsa, her insanda ortak olan "müzik genlerine" hitap eden nihai bir beste üretilebilir olmalıdır. Yukarıda bahsettiğim araştırmalar ışığında bunun olasılığının çok düşük olduğu görülüyor. Bırakın insanların beğeni farklarını, bir insan dinlediği bir şarkıyı bir kez daha dinlediğinde bile farklı beyin bölgelerinde çalışma görülebiliyor. Araştırmalarla ortaya konulduğu üzere, memlerin güçlü etkisi nedeniyle elit tabakadan hiç kimse arabesk müzik dinlemiyor, hatta milyonlarca kişinin her gün dinlediği bu müziği analiz etmek yerine ondan utanıyor, onu üretememenin bir sembolü olarak görüyor. Elimizde ortak olan sadece çok temel şeyler var, onun dışındaki her şey çok farklı değişkene tabi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kısacası 35 bin yıllık kemik flütlerden bugünkü PET, EEG, fMRI gibi yöntemlere gelindiğinde müziğin evrimi konusunda bir miktar yol alınmış olsa da elimizde kanıtlarla yere sapasağlam basan bir teori yok. Buna karşın bana göre en akla yatkın görünen açıklama, müziğin, Duke'lu araştırmacılarca öne sürülen insan sesinin frekanslarına benzerliğiyle tonal yapısı açıklanabilecek, Steven Pinker'ın belirttiği üzere evrimin bir yan etkisi olduğu. Öyle ki, yaraları iyileştiren, beyinleri işleyen, eşi benzeri olmayan müthiş bir yan etki. Evrimin en güzel yanlarından biri.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Realize.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-7329470597145405956?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/7329470597145405956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=7329470597145405956' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7329470597145405956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7329470597145405956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/08/muzik-ve-evrim.html' title='Müzik ve evrim'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFtRPl8oWjI/AAAAAAAAAaQ/jwfiEx66dm4/s72-c/elegant+WA+got+music+copy.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-5583173578948417238</id><published>2010-08-03T00:22:00.005+03:00</published><updated>2010-08-09T16:42:48.216+03:00</updated><title type='text'>Türk usulü memler</title><content type='html'>&lt;p&gt;İnternet memleriyle alakalı yazıya Türk internetinin ürettiği memlerle devam edelim. Öncelikle belirtmek gerekir, bunların mem olarak varlığı şüpheli, zira Türkiye'de internet kullanımı, en azından verimli kullanımı halen yaygın sayılmaz ve bahsedeceğim memlerin çoğu, özellikle sözlüklerle ilgili olanlar, sınırlı bir kesime hitap ediyor. Bu nedenle bu memlere ortaya çıktığı veya daha çok hitap ettiği kesimlere göre kategorilere ayırarak değineceğim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;VİDEOLAR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Youtube, Alkışlarla Yaşıyorum gibi sitelerden yayılan bazı videolar Türk interneti için önemli bir yer teşkil ediyor. Absürdlüğü, komikliği, naifliği, cahilliği, kısacası onları mem haline getirebilecek özellikleri ile forumlara taşındı, sözlüklerde bakınız olarak verildi, kimisi gündelik hayatta diyaloglara, televizyonda reklamlara, hatta stadyumlarda binlerce kişi tarafından söylenen şarkılara konu oldu. O halde neymiş bunlar bir bakalım:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/16148/mala-baglayan-kolormatik-amca---artist-ne-arar-la-bazarda"&gt;&lt;strong&gt;Artiz ne arar la bazarda?&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500915239761644082" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFctQ_WGijI/AAAAAAAAAWA/SXv4w-CiN18/s200/artiz+mi.jpg" /&gt;2009'un sonbaharında internete düşen bu video, internetle haşır neşir olan genç neslin diyaloglarına karışmış videoların en önde gelenlerinden. İlk olarak Alkışlarla Yaşıyorum'da ortaya çıkan bu video kısa sürede Youtube'a eklendi, sözlüklerle meşhur olmasının ardından Facebook'ta adına grup(lar) kuruldu. Olay, oto pazarında bir muhabirin, kolormatik gözlüklü şirin bir amcaya pazarda bir artış olup olmadığını sormasıyla başladı. Soruyu yanlış anlayan amca, bir neslin kahramanı oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/2787/kardes-ne-diyosun-sen-directors-cut"&gt;Kardeş ne diyosun sen?&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Alkışlarla Yaşıyorum'un hayatımıza kattığı bir başka değer. Her şey Press TV adlı y&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 130px; FLOAT: right; HEIGHT: 97px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://alkislarlayasiyorum.com/images/all_content_thumbnail/2787_20081119194319.jpg" /&gt;erel bir kanalın türban hakkında kamuoyu araştırmasıyla başlıyor. Uzaktan kameraları gören yağız bir delikanlı dayanamıyor ve Press TV'ye içini döküyor. Yağız delikanlının "içindekiler" kısa sürede internet efsanesi haline geliyor, bununla da kalmayıp televizyon ekranlarına da taşınıyor ve videonun başlığı bazı programlarda tartışılıyor: "ne diyor bu adam?" Alev Alatlı'ya göre kendisi beyin travmasından muzdarip.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/7988/okuyom-ben-yaaa---hacihusrev-baskini"&gt;&lt;strong&gt;Okuyom ben yaa&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 148px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500915775413882226" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFctwKzjDXI/AAAAAAAAAWI/krR0McQr1CY/s200/okuyom+ben+yaa.jpg" /&gt;Bir uyuşturucu operasyonu ile birisinin "okuması"nın ne gibi bir alakası olabilir? Tam bilemiyorum ama, baskına uğrayan apartmanın sakinleri bir alakası olabileceğini, hatta polisi baskından vazgeçirebileceğini düşünmüş olmalı. Narkotiğin Hacıhüsrev'deki bir apartmana gerçekleştirdiği operasyonda duyulduğu anda hayatımıza karışmayı başarmış bir replik "okuyom ben yaa". Sadece bununla kalsa iyi, videoda kapıyı kırmakla meşgul polislere "sen yetkili bir abiye benziyon" diyen bir adam da var. Evde uyuşturucu üretildiği her halinden belli.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/1207/taksimin-unlu-simasi-cenk"&gt;Taksimli Cenk&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Henüz yeterince ünlü olmadığını, tanındığı zaman ortalığı replikleriyle kasıp k&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500915891679234402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFct277XiWI/AAAAAAAAAWQ/rlk8AWsWgZ8/s200/taksimli+cenk.jpg" /&gt;avuracağını söyleyebileceğimiz bir mem makinesi Taksimli Cenk. Büyük olasılıkla beyninde, hatta spesifik konuşayım da yetkili birine benzeyeyim, temporal lobunda bir sorun var; söylenenlere bir ölçüde mantıklı cevap veriyor ama birbiriyle alakası hiç olmayacak konular birbirine giriyor. Anlattıklarına göre o bir eşcinsel, o bir hırsız, o Mehmet Ali Erbil'in eşcinsel diye reddettiği eski sevgilisi, o bir "rotvaydır" kurbanı... ayrıca onun adı Buse.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/20300/"&gt;Al Dedi Git Dedi&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 160px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916001862274306" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFct9WZDTQI/AAAAAAAAAWY/Izq04V0XsSs/s200/aldedigitdedi.jpg" /&gt;Kaynanasıyla kavga edip içini Müge Anlı'nın programına döken Vicdan'ın notalara bürünüp yurdun dört bir yanına yayılan isyanı "al dedi git dedi". "Aldediçocuklarınıdediçocuklarınıistiyorsandedi..." şeklinde virgülsüz sözlere sahip bu isyan, Ahmet Keskin'in ellerinde bir çığlığa dönüştü. Keskin, Vicdan'ın çilesini notalarla buluşturarak bir rap şarkısı üretti ve ardından remixlerin gelmesi gecikmedi. Söz konusu video, Fiat'ın bir reklamına da esin kaynağı oldu.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=JnIu5-HvUPE"&gt;Ne zaman didim hacı?&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916108596573250" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcuDkAfdEI/AAAAAAAAAWg/Wjb1YHkVzto/s200/ne+zaman+didim+hac%C4%B1.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Videoyu çeken öğretmenin -ki yaptığı işin etik boyutu ayrıca tartışılabilir- tanımladığı üzere: tam bir dram. İki ilkokul öğrencisi bir ödev konusunda öğretmeninin karşısında kozlarını paylaşıyor, biri kandırıldığını iddia ederken diğeri ona tüm saflığı ve öfkesiyle soruyor: "na zaman didim hacı?!" Çeşitli &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=8BZKH_3fEDU"&gt;parodiler&lt;/a&gt;i yapıldı, çoğu kişinin hayatına karıştı. Henüz reklamı yapılmış değil.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/29935/kpss-yuzunden-beynin-sulanmasi--"&gt;Beyin bedava&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sınav sisteminin, daha özel olarak konuşmak gerekirse KPSS'nin insanları getirdiği hali gösteren ibretlik bir video. Videoda röportajı yapılan KPSS adayı sınavının çok güzel geçtiğini, evde baktığını, hafızaya attığını, gerekeni yaptığını söylüyor ve ekliyor: beyin bedava.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916252034766450" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcuL6W0lnI/AAAAAAAAAWo/uE2MMnL0Eh4/s200/al+g%C4%B1rd%C4%B1n+g%C4%B1rd%C4%B1n.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=lJZYN1zLKJY"&gt;Salak yemin ederim gerizekalı bu çocuk ya&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Popülaritesi ve parodileri göz önünde bulundurulacak olursa en başarılı Türk memi denilebilir. Ortaokullu bir arkadaşımızın video çekim teknolojisiyle yeni tanışırken annesinden duyduğu tepkiyi görebileceğimiz bu video çeşitli &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=w4UB4-Ubd2g&amp;amp;feature=related"&gt;parodi&lt;/a&gt;leri, &lt;a href="http://alkirdin.com/"&gt;site&lt;/a&gt;si, hatta &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=FNdgK7Oc0Gg"&gt;şarkısıyla&lt;/a&gt; ve sözlük bakınızlarıyla çoktan bir efsane oldu.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=k9zyE87NS8U"&gt;Ankara Crew&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 134px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916398422558514" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcuUbsZBzI/AAAAAAAAAWw/9RwJHJu8nTg/s200/ankara+crew.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Arabesk, rap ve ergenlik gibi çok tehlikeli kavramları bir arada barındıran bu videoda insanlar, Ankara'nın karanlık yüzüyle karşılaştı. Sadece eserleriyle değil, saç kesimiyle, kıyafetleriyle, hatta takma adlarıyla bir kitleyi arkasından sürükleyen bu rap grubu Facebook'ta bir ton "yaralı stayla" &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/YarALi-StayLa/108377729198275?ref=ts"&gt;türemesine&lt;/a&gt; neden oldu. Aslında bu çok ucuz "şey"in popülerliği çok da şaşırtıcı değil; T.C sınırları dahili hemen her yerde karşılaşılabilecek varoş ve özenti kitleye olan tiksintiyi temsil ediyordu yaralı stayla ve ekürisi. Söz konusu videoya bakıp ibret alırken unutulmaması gereken bir gerçek var ki, onlar hala, "orada bir yerde"ler.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/24475/baskan-ve-yardimcisi---bu-yaptiginiz-insanliga-sigar-mi"&gt;&lt;strong&gt;Bu Yaptığınız İnsanlığa Sığar mı?&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 178px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916510911925458" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcua-v8jNI/AAAAAAAAAW4/PZc4EiNlSNw/s200/Bu+Yapt%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1z+%C4%B0nsanl%C4%B1%C4%9Fa+S%C4%B1%C4%9Far+m%C4%B1.jpg" /&gt;En az "ne zaman didim hacı"daki kadar, hatta çok daha fazla, videoyu çeken, aralarda da gaz veren öğretmenin davranışının çirkinliği tartışılabilir; ancak bu videoyu mem yapan bu değildi. Çocukların yeri geldiğinde ne kadar "büyük işleri"yle uğraştıklarını, hatta tıpkı onlar gibi düşünüp konuşabildiğini, fakirlik edebiyatı yapıp insanları kullanabildiğini, veya gerçekten fakir olduğunu gördüğümüz, insanı garip bir ruh haline sokan bir video bu. Kısa sürede internette üne kavuşan başkanlar ana haberlere konu oldu, hatta Beyazıt Öztürk kendilerini -talihsiz diye nitelendirilebilecek- programına konuk etti. Olayın absürd ve komik yönünü yücelten, Atalay adına fan klüpleri kuranlar da yok değil. Belki de bu videonun bu kadar meşhur olmasının sebebi de, bu videoyu "küçük çocukların büyük sözleri" olarak izleyip keyiflenmekten kaynaklanıyordu.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=JHJMP-G8r38"&gt;İdare edemem anne&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 194px; FLOAT: right; HEIGHT: 139px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://hn.cdn.md/Nethaber.Statics/Images/news/i/v/idareedememanne.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında yukarıda yazılanları da düşününce, "küçük çocuk memi" diye ayrı bir kategori açılsa yeridir, zira bu da onlardan bir başkası. Çoğu kişinin bildiği üzere, "o şekerle idare edeceksin" diyen annesine içine sinir krizi geçiren Yıldo girmişçesine "idare edemem anne idare edemem" diyen küçük ve şımarık bir çocuğun videosundan ibaret. "Al dedi git dedi" gibi bu da bir reklama konu oldu; ancak diğerlerinden farklı olarak verimli bir mem salgınına yol açtı. Yapılan onlarca parodisinden şahsen favorim &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=8tD9YdCdUAc&amp;amp;mode=related&amp;amp;search="&gt;şurada&lt;/a&gt;.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=7XkX3BVGSt8"&gt;Bana kitap al&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir seriye dönüşen, pek çok benzerleri yapılan, üreticisi olan Bates Motel Productions'ı televizyon ekranlarına çıkaran, internetle haşır neşir olan hemen herkesin bildiği Türk internet memlerinin en bilinenlerinden bir video. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=lDvCzYgMYaM&amp;amp;feature=related"&gt;Ne olursun gel Dülaaaaaaay&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500916916344087634" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcuylGgZFI/AAAAAAAAAXA/33dC3W9x5cQ/s200/d%C3%BClaaay.jpg" /&gt;Yalçın Çakır'ın Flash TV'deki her birinden ayrı bir mem çıkabilecek potansiyeldeki programında karısına onsuz yapamadığını anlatmaya çalışan Muhsin'in yakarışıydı bu. Kendisine, Tülay'ın da programı izlediğinin söylenmesi üzere tüm bastırmışlıklarıyla birden patlayan Muhsin'in, zor durumda olduğu her ne kadar açık olsa da, yakarışına bakarak, onunla empati kurmak mümkün değildi. Bobiler'de kendisini Motörhead'in solisti olarak &lt;a href="http://www.bobiler.org/monte.asp?m=164594"&gt;bulan&lt;/a&gt; Muhsin, kısa sürede bir internet kahramanı olmayı başardı.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=wxaA4bVzbRw&amp;amp;feature=related"&gt;40 yapar&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500917041556662482" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcu53jgqNI/AAAAAAAAAXI/Xhhkvtu7UxM/s200/40+yapar.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2009'dan MHP'nin yıl dönümü olan 40'ı çıkarmak için matematikte çığır açan Devlet Bahçeli'nin internette efsane olan videosu. Sesinin brutal vokale olan yakınlığını fark edenlerin hazırladıkları videolarla yayılan "40 yapar" memi, pek çok sözlük ve forumdaki çeşitli hesap içeren yazıların altına iliştirilir oldu. Bir metal müzik vokalisti olarak Devlet Bahçeli'nin seslendirdiği bir eser &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=NHtbzCScWHo&amp;amp;feature=related"&gt;şuradan&lt;/a&gt; görülebilir.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/14650/-30-derece-sivas-vs-trabzon---bulent-baskan-kufur-icerir"&gt;Amına koduk Bülent başkaan&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500917280531206370" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcvHxze0OI/AAAAAAAAAXg/bFC3FHwDjh0/s200/amua+goduk.jpg" /&gt;Soğuk hava, küçük bir takımın büyük bir takımı mağlup etmesi ve alkollü taraftar triosu bir araya gelince neler olabileceğini gösteren bir video. Sivasspor'un çıkışa geçtiği dönemde Trabzonspor'u 2-0 mağlup etmesi üzerine, maç bitiminde, saha içinde röportaj yapmakta olan teknik direktör Bülent Uygun'la sevincini paylaşmak isteyen bir taraftar canlı yayında televizyonlara "amına koduk Bülent başgaaan" sözleriyle yansıdı. Bülent Uygun bir yandan "baba.. alkol.." sözleriyle olayı açıklığa kavuşturmak isterken Sivassporlu taraftarın bu sevinci, bir neslin sevinç nidası olmayı başardı.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Oa9rmPFyxxM"&gt;Ov yeah man&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 126px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500917432850495602" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcvQpPOuHI/AAAAAAAAAXo/3uXvs10LwUc/s200/o+yeah+man.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Star'da yayınlanan Rapstar adlı programdan doğan, rapçi Fuat'ın bir yarışmacıyı tebriğinin ifadesiydi bu. Yarışmacı, doğaçlama (freestyle) yaptığını ifade edince jüri üyesi Fuat onu "oov yeeah man, oov yee" sözleriyle tebrik etti ve ardından da ekledi: "sana puanım dohuz kanka".&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/2654/kamera-karsisinda-mala-baglayan-adam"&gt;Kamera karşısında mala bağlayan adam&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 130px; FLOAT: left; HEIGHT: 97px; CURSOR: hand" border="0" alt="" src="http://alkislarlayasiyorum.com/images/all_content_thumbnail/2654_20081102014139.jpg" /&gt;Dünya kupası elemelerinde kötü performans sergileyen milli takımın performansını çok beğenen, arada Beşiktaş'ı da çok sevdiğini belirten ve "Türkiye gruptan çıkar mı" sorusunu "çıkmaz" diye yanıtlayan kafası karışık bir adamın videosu. "Çıkmaz" sözcüğü o günden beri pek çok kişinin günlük diyaloglarına karışmış durumda.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=RosbR3tISM0"&gt;Fener için opera&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet dışı popülerlikte zirveye oynayan bir sanatsal çalışma. Çarşı taraftarının hazırladığı söz konusu videoda tenor bir taraftar, "those were the days" melodisiyle söylüyor: "yarrraaamı yee fener". Pek çok kez stadlarda &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=OOvGC-6gzM4&amp;amp;NR=1"&gt;söylendi&lt;/a&gt;, "&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=uzjbdN6LLSg&amp;amp;feature=related"&gt;kurabiye fener&lt;/a&gt;" şeklinde küfürsüz versiyonları da yapıldı; yedirilmek istenen şeyin neden başka bir takıma değil de Fener'e yedirilmek istendiği ise uzunca tartışılabilecek, bir başka konu.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Telegol ve spor videoları&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500918449758931042" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcwL1hGCGI/AAAAAAAAAXw/om-jf0Bf0Xs/s200/turgay+%C5%9Feren.jpg" /&gt;Ayrı ayrı değinmektense bir başlık altında değinmek istediğim, sözlüklerde çokça kullanılan bakınızlara kaynak oluşturan bazı videolar. Galatasaray - Paris Saint Germain maçında tökezleyip düşen ve hemen kalkan hakeme "&lt;strong&gt;çabuk kalktı dikkat edersen&lt;/strong&gt;" yorumunu getiren Turgay Şeren, sözlüklere, cinsel içerikli konuların çoğuna bakınız olarak girecek bir mem kazandırdı. Yine Turgay Şeren'in, canlı yayında, Ali Sami Alkış'ın Galatasaray'ın transfer politikasını eleştirmesine karşılık verdiği "&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=m--jUMPd8tU&amp;amp;feature=PlayList&amp;amp;p=383519BDD8899638&amp;amp;playnext=1&amp;amp;index=11"&gt;&lt;strong&gt;yok artık ebesinin amı Ali Sam&lt;/strong&gt;i&lt;/a&gt;" yanıtı da internet Türkçe'sinde "yok artık"ın yerini aldı. Aynı anlama gelen bir başka mem de Murat Murathanoğlu'nun Powerade reklamından türedi. Maça fazlasıyla ısınan Lebron James'e yönelik şaşkınlığını gizleyemeyen Murathanoğlu, bunu "&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=6pLrfq8CHQI"&gt;&lt;strong&gt;yok artık Lebron James&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;" sözleriyle dile getirdi. Sözlüklerde sıkça rastlanabilecek bir başka mem ise yine Telegol programından, Adnan Aybaba'dan geldi. Cihan Oskay'ın Fenerbahçe'ye yönelik şike iddialarına Aybaba, sunucu Serhat Ulueren'e dönüp şaşkınlığını "&lt;strong&gt;vay anam vay neler dönmüş Serhat ya&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 143px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500923237973792690" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFc0ijAel7I/AAAAAAAAAZg/AwQe9QVWi_Y/s200/r%C4%B1dvan.jpg" /&gt;" sözleriyle ifade etti. "Şeytan Rıdvan"ın Türkiye - Çek Cumhuriyeti maçının uzatma dakikalarında kırmızı kart gören kaleci Volkan'a tepkisi de internette bir hayli popüler oldu. Maçın heyecanıyla oyuncu değiştirme hakkının da dolduğunu "oyuncu.. hak.. değ... &lt;strong&gt;DOLDUUOO&lt;/strong&gt;!!" şeklinde ifade eden Rıdvan Dilmen'in bu &lt;a href="http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/956/seytan-ridvan-in-cildirdigi-anlar"&gt;acı sözleri&lt;/a&gt; internetin dört bir yanında yankı buldu. Son olarak, bir başka Galatasaray - PSG maçında hakem Collina'nın, oyundan alınan Hagi'nin elini sıkması üzerine spiker Ercan Taner, yorumcu Tanju Çolak'a düşüncelerini sordu. Çolak'ın yorumu bir başka sözlük efsanesine dönüşecekti: "&lt;strong&gt;ee tabi bu bir sevgi olayı Ercan&lt;/strong&gt;".&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Ömer Üründül&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 183px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500918675237132722" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcwY9fSWbI/AAAAAAAAAX4/0LCErodVvjo/s200/%C3%B6mer+%C3%BCr%C3%BCnd%C3%BCl.jpg" /&gt;Ayrı ayrı klişelerini değerlendirmektense bir bütün olarak bahsedilmesi gereken başlı başına bir mem üreticisi Ömer Üründül. Hemen her maç yorumunda, günümüz futbolundaki kolektif oyunun getirilerinden olan orta yuvarlağın rakip yarı alanına bakan diliminde alan daraltan yardımlaşmalı savunma kurgusundaki tandemin sağlı sollu kombinezonlarının önemine falan işaret eder. Kendisi bir yandan "ouuv", "çok enteresan", "hımpfsphshhh" gibi efektleriyle tanınırken diğer yandan ceza sahası dışında yapılan faulun ceza sahası içinde olması durumunda penaltı olacağını, ya da direğe çarpan topun kaleyi bulması halinde gol olmuş olacağını gören iyi bir gözlemcidir. Kısacası "politically correct" kutsal bir kitapsa, Ömer Üründül onun peygamberidir.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mS0YkBZrrYI"&gt;Everything is something happened&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnsanları "Fatih Terim İngilizcesi" diye bir kavramla tanıştıran, Lolcat'leri sollayan, Mahir'e tur bindiren bir video. Parodileri bakınızları falan zaten tahmin edilebileceği gibi çok yaygın da, tişörtü bile yapıldı bunun.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SÖZLÜKLER&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;İnci Sözlük&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Beğensek de beğenmesek de internetle haşır neşir olanların hayatlarına -biraz geç de olsa- karışmış, 4chan'in Türk usulü ve yazı tabanlı versiyonu karakterindeki İnci Sözlük'te mem haline gelmiş pek çok kavram var ve bunların kısa vadede artan ivmeyle çoğalacağını söylemek çok yanlış olmaz. Çoğunu özet geçeceğim;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500919028322147890" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcwtg1UHjI/AAAAAAAAAYA/nq8nz1MzRgw/s200/41384_716089416_3460_n.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Halim Baykuş&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnci'nin yurtdışında da isim yapmış, en önemli memlerinden. Facebook saldırılarında organizasyon sıkıntısı çeken İnci'cilerin aldığı bir kararla oluşturulan sahte Facebook profilinin ismi bu sinsi bakışlı "dede". Uluslararası mem tespit teşkilatı knowyourmeme.com'un da veri bankasına &lt;a href="http://knowyourmeme.com/memes/halim-bayku%C5%9F-frenzy"&gt;eklenmiş&lt;/a&gt; Halim Baykuş'lardan şu anda Facebook'ta 500'den fazla sayıda mevcut.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;@2 sikmiş - &lt;/strong&gt;Bir başlıktaki ilk giriden sonra (genelde) ayar verme amaçlı girilen 2. giriye olan saygının ifadesi. Yüzlerce sayıda varyasyonu mevcut.&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 153px; FLOAT: right; HEIGHT: 151px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500919533533227218" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcxK65BaNI/AAAAAAAAAYI/n6DibcErxks/s200/a%C3%A7may%C4%B1n+dedeler.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Adam haklı beyler - &lt;/strong&gt;İnci Sözlük'ün ana memlerinden biri. Belirli bir konuda serzenişte bulunan bir yazara karşı olumlama ifadesi, şukusunu verme hadisesi, etme bulma dünyası.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Açmayın beyler dedeler - &lt;/strong&gt;İnci'nin Rickroll'u. Söz konusu cümleye rastladığınız bir yerde bulunan linke tıklarsanız ne dediğim daha rahat anlaşılacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;X terk&lt;/strong&gt; - İnci jargonundaki aşağılama ifadesi. Lise terk ile başlayıp "Big Bang terk", "havva terk"e kadar giden mezun olamama hadisesi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Caps - &lt;/strong&gt;Herhangi bir konuda paylaşılan fotoğraflar. "Caps ver piç" şeklinde karşımıza çıkan hali 4chan'den bildiğimiz "pics or it didn't happen"ın Türkçe'si.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 196px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500919740793095506" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcxW-_oBVI/AAAAAAAAAYQ/a_9AyoCMSlc/s200/asdfsdagsdg.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Beyler ben x sorularınızı alayım - &lt;/strong&gt;X yerine herhangi bir nesne-kişi-kurum getirildiğinde anlam kazanan bir İnci memi. "selam ben Ribery'nin az pişmiş tarafı" versiyonu ile doruk noktasına ulaşmıştır.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Olm ben 12.5 falandım&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"İlk kaç yaşında 31 çektiniz lan" sorusuna "olm ben 12.5 falandım" cevabını veren 1338 nickli İnci yazarının vesile olduğu bir mem. İnci Sözlük'te şu aralar hemen her anketvari başlığa onlarcası arka arkaya girilen bir 12.5 falan olma durumu.&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Ekşi Sözlük&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 159px; FLOAT: left; HEIGHT: 127px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500920682316749442" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcyNycW2oI/AAAAAAAAAYY/eJqYPcyeAkM/s200/25.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Ananızı sikti orospu çocukları&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekşi'nin ilk memlerinden biri. Ahmet Dursun'la Pascal Nouma'nın soyunma odasındaki yakınlaşmasını irdeleyen "Ahmet Dursun Nouma'yı sikti mi" başlıklı bir konuya muhtemelen Ahmet Dursun'un kendisi olan birisi tarafından girilmiş, ardından da bir sözlük efsanesi olmuştu bu küfürlü sözcükler.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cevab veremedi&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 137px; FLOAT: right; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500921443115450610" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcy6Eo5wPI/AAAAAAAAAYg/5l9Edm5L8Z8/s200/cevab+veremedi.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dinci müslümanlardaki sert sessizleri yumuşatma hevesinin bir ürünü olan bu cümle, Ekşi'de ilk başlarda fazla ilgi görmezken kusmuk nickli yazarın "abıştı kaldı" bakınızı vermesiyle (ardından da gelen göd oldu, susdu ibneler gibisinden bakınızlarla) pek çok başlığa bakınız olarak verilen bir sözlük memi oldu. Şu sıralar pek popüler olmasa da 2007 dolaylarında Ekşi Sözlük başlıkları cevab veremeyenlerden geçilmiyordu.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Bi siktir git çay koy - &lt;/strong&gt;Bsg, bsgçk gibi kısaltmalarla da bakınız olarak görülebilecek, sevilmeyen bir giriye karşılık olarak yazılan Ekşi yazarı tepkisi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Şeref geçen gün çok iğrenç bi insansın - &lt;/strong&gt;"All Your Base are Belong to Us"ın Ekşi Sözlük'çesi.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;X iyiydi de çevresi kötüydü - &lt;/strong&gt;Halk arasında kullanılan "istese atom mühendisi bile olabilirdi" gibi, "ne mühendisler ne doktorlar istedi" gibi bir klişenin Ekşi'de yaygınlaşmış ve hemen her sevilmeyen kişinin başlığında görülebilecek hale gelmiş sürümü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 124px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500921586574491138" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFczCbEM_gI/AAAAAAAAAYo/NRQko-g_EyE/s200/yaramiiiiyeeeeoooooo.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Yarraaamıııyeeeooooooooooo&lt;/strong&gt; - oooooaaaa... diye giden ve bitmeyen bu tribün tezahüratının Ekşi Sözlük'e olan yansıması pek çok başlıkta kendini gösteriyor. Bu da sözlüğün oldukça eski bir memi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Afferin çok doğru düşünmüşsün&lt;/strong&gt; - Bsg'nin küfürsüz hali.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;İki saattir konuşuyoruz bir kere x demedik &lt;/strong&gt;- Siyaset Meydanı'nda, hiçbir alakası olmayan bir durumda bir kadının ortaya çıkıp "iki saattir konuşuyoruz bir kere Atatürk demedik" demesi üzerine Ekşi'ye yansımış ve pek çok başlığın altında bakınız olarak kendine yer bulmuş popüler bir mem.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;X yok y yok ne var lan i&lt;/strong&gt;t - Sözlükte ilk olarak "allah yok peygamber yok din yok ne var lan it" başlığıyla ortaya çıkmış ve pek çok varyasyonu bulunan bir mem.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Ben 6 yaşımdan beri x (u)lan - &lt;/strong&gt;Sözlüğün-sözlüklerin en popüler memlerinden biri. Kişi burada x konusunda herkesten daha fazla söz hakkı olduğunu iddia ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Sözlük bana x bul lan allahsız&lt;/strong&gt; - Bruthuss nickli suser'ın 2003'te açtığı "sözlük bana karı bul lan allahsız" başlıklı acı dolu yakarışının varyasyonları. An itibariyle bu konuyla ilgili şimdiye dek belirtilmiş 125 talep var Ekşi Sözlük'te.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Sözlerini yazayım tam olsun - &lt;/strong&gt;Vito Genovese nickli suser'ın sözlük şarkı sözü veritabanını genişletirken eklediği ve "x yapayım tam olsun" şeklinde varyasyonları doğan bir sözlük klasiği.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Gülerken sandalyeden düştüm - &lt;/strong&gt;Standart Ekşi Sözlük yazarı "çok komii&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 135px; FLOAT: right; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500921976239334578" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFczZGripLI/AAAAAAAAAYw/T2X7poeqLQw/s200/ek%C5%9Fici+alert.jpg" /&gt;kkk" ifadesi. İnci tarafından çokça anılan bir gülme çeşidi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;X ile konuştum haberler iyi - &lt;/strong&gt;İlk örneği "Alex ile konuştum haberler iyi" olan bir sözlük memi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Lost - Nutella - Uludağ Limonata - Browni Intense - &lt;/strong&gt;Ekşi yazarlarının büyük çoğunluğu tarafından öve öve bitirilemeyen fantastik dörtlü. Lost haricindekiler hakkında Ekşi'de büyük olasılıkla hiçbir yerde olmadığı kadar yazı bulmak mümkün.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Diğer Ekşi Sözlük memleri&lt;/strong&gt;: hayallerde yaşıyor bazı ibneler, hanım koş, ceren, eski sevgili, inanılmaz tatlı göğüsleri olan dost ve daha pek çoğu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;İtü Sözlük&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Boylumlama&lt;/strong&gt; - An itibariyle İtü yazarlarınca 5716 farklı tanımı bulunan, Türkçe'nin en esrarengiz kelimesi, doğu yöresinden bir tatlı, veya kuzey Patagonya'dan bir halk dansı.&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Bobiler.örg&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 153px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500922471340524450" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcz17E3Q6I/AAAAAAAAAY4/bmXXVqCp5ZA/s200/liverpool%2B%C3%BClk%C3%BC%2Bocaklar%C4%B1.jpeg" /&gt;Her ne kadar 4chan'e çok benzer yönleri olsa da mem üretme konusunda selefine kıyasla oldukça kısır bir yaratıcılığı olan Bobiler'in ürettiği en popüler mem muhtemelen "Liverpool ülkü ocakları"dır. Saçı sakalı birbirine karışmış 4 The Beatles üyesinin fotoğrafının arkasına "&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.bobiler.org/monte.asp?m=96098"&gt;Liverpool ülkü ocakları&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;" yazısını ekleyen "normal man" nickli bobi, ülkücü klişeleri ile dalga geçme akımının sembolü oldu. Facebook'ta grupları kurulan, pek çok sözlük-forumda paylaşılan ve pek çok yörenin ülkü ocaklarının kurulmasına vesile olan bu zekice "monte"nin ardından oluşturulan benzer mizahi felsefeye sahip "&lt;a href="http://www.facebook.com/aarjantin?ref=ts"&gt;Arjantin Milliyetçiliği&lt;/a&gt;" ve ezeli düşmanı "&lt;a href="http://www.facebook.com/BrezilyaMilliyetciligi?ref=ts"&gt;Brezilya Milliyetçiliği&lt;/a&gt;" gibi Facebook grupları, Facebook gruplarıyla da kaliteli mizah üretilebileceğini gösterdi. Karate Kid'in talihsiz Türkçe remake'i olan Karate Can'daki küçük Onur'un yönetmence -muhtemelen- karate olarak nitelendirilen ilginç hareketleri de bobiler'deki pek çok monteye yansıdı, adına bir de &lt;a href="http://www.bobiler.org/kucuk_onur_gotungen_turnuvasi_375_guzelindenolsun"&gt;şampiyonşip&lt;/a&gt; düzenlendi. "Çeşitli fizyolojik sorunlara sahip insanları sergileyerek insanlardan para kazanma" şeklindeki yaklaşık 100 yıl önce sona ermiş vahşi bir sirk geleneğinin kalıntılarını taşıyan Esra Ceyhan adlı kişinin programında "alllaaaaah!!" diyerek uçan "&lt;a href="http://www.bobiler.org/esra_ceyhan_ve_beyblade_sadri_sampiyonsip_2353"&gt;Beyblade Sabri&lt;/a&gt;" de Bobiler'de görülmeye değer çalışmalar üretilmesine vesile oldu.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;FİLMLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eski Türk filmleri mem potansiyeline sahip pek çok diyalog barındı&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 156px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500922588600279538" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFcz8v5xIfI/AAAAAAAAAZA/34JLgTyGa6c/s200/erkan+can.jpg" /&gt;rsa da, nedendir bilinmez, bunların pek azı internette sıkça rastlanabilir özellikte. Bunların en önemli kısmı Gemide filminden çıkma olup diğer bir önemli kısım ise Türkiye'nin Rocco Siffredi'si Şahin K'nın "eser"lerinden alıntı. "Beynimde filler sikişiyor", "adamın götünden kan alırlar Kamil kan", "iğrençsiniz ibneler" gibi replikleriyle &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=MRaU1Dze9V0"&gt;Gemide&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;, "denizin buz gibi sularından gelen yarraamı istiyo musun amğa goduum" şeklindeki aşk sözcükleriyle &lt;strong&gt;Şahin K&lt;/strong&gt;, her trajik olaya koşarak tepki veren &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=JiJk5rfHNRs"&gt;küçük Emrah&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;, Almanya'da aslan avına çıkan, kurşunu kalmayınca çakıyla aslanı öldüren &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=-L4e0FqvyGo"&gt;Ziyaaa&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; gibi kurum ve kuruluşlar sözlüklerde çoğunlukta olmak üzere imzasını internete kazımış durumda.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;KARİKATÜR&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 302px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500922764434544338" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFc0G-77FtI/AAAAAAAAAZI/DqC0bJW-ABg/s320/bi+ilhan+irem+vard%C4%B1.jpg" /&gt;Karikatürlerin internette meme dönüşmesi ilginç bir olay, zira bu işin anavatanı olan Amerika'daki mem enflasyonuna rağmen böyle bir olay söz konusu değil. Yiğit Özgür'ün çizdiği bir karikatürde pişkin bir kebapçının "bizim tavuk şiş vardı noldu" diyen müşterisine "&lt;strong&gt;o değil de bi İlhan İrem vardı o noldu&lt;/strong&gt;" şeklindeki cevabı başlıca sözlüklerde olmak üzere bir internet efsanesine dönüştü. Sözlüklerde görülen bir başka popüler karikatür kaynaklı mem ise Umut Sarıkaya'ya ait. Türkiye'nin içinde bulunduğu kutuplaşmayı içler acısı bir şekilde gözler önüne seren Cengizhan Lisesi - St. Benoît futbol maçında St. Benoît'lı sevgilisini "&lt;strong&gt;ağlama melis&lt;/strong&gt;" diye teselli etmeye çalışan karakter, sözlüklerde yazarların kendi tuttuğu takıma rakip olanların taraftarlarına sık sık bakınız olarak verdiği sinir bozucu bir mem doğmasına sebep oldu. Bir başka Sarıkaya harikası da, başarısız bir durumda gösterilen tepkinin sembolü haline geldi. Sarıkaya'nın, marjinal işlerle uğraşan genç bireyi daha sıradan bir uğraşa yönlendirme amaçlı umut kırıcı standart adam tavsiyesi olan "&lt;strong&gt;yapma demiyorum hobi olarak yine yap&lt;/strong&gt;" cümlesini Salvador Dali'nin küçüklüğüne söyleyen "dayı" karakteri sayesinde genç neslin de, ironik de olsa, fikirlerini gülünç bulduğu insanları doğru düzgün bir uğraşa yönlendirme cümlesi doğmuş oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Çeşitli siteler&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 158px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500922911964906146" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFc0Pkh5wqI/AAAAAAAAAZQ/b7rqn5jO4sM/s200/nolur.com.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.nolur.com"&gt;Nolur.com&lt;/a&gt; - &lt;/strong&gt;Online nah çekme hizmeti.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım&lt;/strong&gt; - Türk internetinin bana göre en büyük memi. Turkishmusic.org adlı bir zamanlar var olan bir sitenin forumlarındaki Sezen Aksu tartışmasından doğmuş bir cümle bu. Kullanıcılardan birinin Sezen Aksu'daki, kendi tabiriyle, hafif, göze hoş gelen "orospuluğundan" bahsetmesi üzerine büyüyen tartışmanın fitilini bir anda tartışmaya katılan Kadir nickli kişi şu sözlerle ateşleyecekti: "&lt;em&gt;bu sayfada ki yazıların hepsini okudum ve mahmut, sen haksızsın ibne. seni kınıyorum, ve sana laflar hazırladım&lt;/em&gt;". Üzücüdür ki bu tartışmanın en popüler olan kısmı burasıdır, oysa ki aylarca süren, sayfalarca sürüp giden, küfürlü manilerle dolup taşan bu tartışmada mem olabilecek belki yüzlerce cümle vardı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.sezyum.com/abi/multi/nebuinternet.mp3"&gt;Ahahahhahahah ben buna gülüyorum ya&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; - Chivi.com sitesinin yarattığı "Ahmet abi" karakterinin, internetin temelinin olmadığını belirtirken kullandığı sözcükler. Sözlüklerde (traji)komik olaylarla ilgili başlıklarda veya "yapma demiyorum hobi olarak yine yap" ile benzer bir şekilde bakınız olarak denk gelme şansınız yüksek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Beyler repleri unutmayalım emeğe saygı (pls ltf tşk)&lt;/strong&gt; - Emekçi forum gençlerinin mottosu. Herhangi bir emeğe herhangi bir saygıda bulunulmadan yapılmış bir korsan çalışmanın linkini verirken saygı beklemenin ifadesi. Alınan o "rep"ler ile ne elde edildiği ise gizemi belki de hiçbir zaman çözülemeyecek bir muamma.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 186px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500923024441946002" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFc0WHihL5I/AAAAAAAAAZY/ZkahpueCyEk/s200/resul.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Resul Balay&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;12 yaşında çıkardığı "nazlı yarim haber salmış" albümü ve Problem Çocuk'un Türk versiyonu olan Zıpçıktı filmindeki Cafer'e olan benzerliğiyle dikkatleri çeken yaralı bir yürek Resul Balay. Başlarda internette "psfhahaa tipe bak çok komikkk" mealli çeşitli geyiklerle popüler olsa da sonraları müzik portalı Last.fm'deki tag'leriyle (orgazmik paris metal, astronomik ötenazi, ear raping technical death metal with advanced complexity gibi), Bobiler.örg'deki monteleriyle, adına kurulan fan siteleriyle verimli bir mem salgını yarattı. İnternetteki popülerliği onu televizyon ekranlarına da taşıdı: öldü haberleri internette dolaşırken Flash TV, tarihindeki muhtemelen en büyük gazetecilik başarısını göstererek kendisini buldu ve &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=wQRDUbSZd9g"&gt;röportaj&lt;/a&gt; yaptı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 152px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5500923449533632450" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFc0u3IRj8I/AAAAAAAAAZo/ISvlgBD-kds/s200/shaggy.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Bisiktirol&lt;/strong&gt; - Büyük olasılıkla insanların gerçek sanmasından dolayı popüler olan "hasetliğe, fesatlığa, salaklığa birebir" hayali bir ilaç adı. Emedur, gotukolla, siken form gibi gayet gerçek olan ilaçların neden bunun kadar popüler olamadığı ise araştırılması gereken bir konu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Yarra yering&lt;/strong&gt; - Avustralya'daki Yarra vadisinde üretilen bir şarap markasının adı. Pek çok mem gibi bu da sözlüklerde oldukça popüler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Shaggy ölmüş&lt;/strong&gt; - Yaklaşık olarak 8 senedir gerek kulaktan kulağa, gerek forumlarda dolanan bir dedikodu. Kim uydurmuştur, neden böyle bir iddia ortaya atılmıştır belirsiz ama şu bir gerçek ki, her sene bir son dakika haberi olarak Shaggy'nin öldüğünü bir yerlerden duymak mümkün.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evet efendim geldik memlerle ilgili yazımızın sonuna. Bu iki uzun yazıda Türk ve yabancı internet memlerine değinmeye çalıştım ama önceden de belirttiğim üzere, yabancı memler saymakla bitmez iken Türk memleriyle ilgili kaynak olarak yararlanılabilecek bir çalışma olmadığı için kafama eseni yazdım. Başlıklar konusunda katkılarından dolayı İtü Sözlük yazarlarından this could be heaven or this could be hell ve&lt;br /&gt;sözlüğünenuzunnickinialmakistiyorumbeceremiyorum nickli yazarlara teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-5583173578948417238?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/5583173578948417238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=5583173578948417238' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5583173578948417238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5583173578948417238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/07/turk-usulu-memler.html' title='Türk usulü memler'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TFctQ_WGijI/AAAAAAAAAWA/SXv4w-CiN18/s72-c/artiz+mi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-8820023510124266133</id><published>2010-07-22T00:06:00.051+03:00</published><updated>2010-07-24T23:33:19.039+03:00</updated><title type='text'>İnternet meme'leri</title><content type='html'>Erkek okuyucuların çoğu bunu okunduğu gibi, yani internet memeleri olarak okuyacaktır ama testosteronları sağolsun; miim diye okunan, Richard Dawkins'in Gen Bencildir adlı evrim teorisine genler üzerinden yeni bir bakış açısı getirdiği kitabının sonunda öne sürdüğü (ve sonraları pek çok filozof-psikolog-sosyolog vs. tarafından geliştirilen) "kültürel gen"lerden bahsediyorum. Bu konuda zamanında &lt;a href="http://ksilofon.blogspot.com/2007/09/beyin-virs.html"&gt;uzuuuunca&lt;/a&gt; bir yazı yazmıştım, merak eden bakabilir. Şimdi bahsetmek istediğim şey bunların internet üzerinde dolanan türleri: internet meme'leri. (mem olarak Türkçe'leştirilmiş) &lt;p&gt;Belli bir popülariteyi aşmış, örneğin diyelim ki 50 bin kişiden fazlasının ilgisini çekmiş internet memi sayısı muhtemelen 1000'in üzerindedir desek abartmış olmayız. Türk internet ortamının da, bu kadar çok olmasa da ürettiği başarılı memler var. Yabancı mem kaynağı esas olarak 4chan olmakla beraber Youtube ve MySpace gibi siteler de bu konuda hayli zengin içeriğe sahip. Türkiye'de ise bu işi Ekşi Sözlük, İnci Sözlük, Facebook, Alkışlarla Yaşıyorum, Bobiler.örg gibi siteler üstleniyor. Bu yazıda en bilinen yabancı memlere değineceğim, bir sonrakinde de Türkiye doğumlulara bir göz atacağım.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yabancı memler konusunda insanlar arasında Türk olanlarına kıyasla çok daha büyük bir fanatizm söz konusu. Bunu 4chan'in vahşi ortamının kişisel özelliklerinde mi aramak gerekir, memlerin kendisinde mi, tartışılabilecek, ama benim a şıkkını işaretleyebileceğim bir konu. Öyle ki, bu işin ilk örneklerinden olan "Star Wars kid" olarak bilinen Kanadalı Ghyslain Raza, yaptığı şeyin getirdiği -kendisinin istediğini pek de zannetmediğim- ün sonucu liseyi psikiyatrik tedavi altında tamamlamak zorunda kaldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet efsaneleri de denilebilecek bu memler sosyal hayatın pek çok alanına sızmış durumda. Örneğin bir mutfak gereçleri reklamında "idare edemem Ahmet idare edemem" diye çemkiren birine denk gelir ve "ne demeye çalışıyor ki bu kadın" diye düşünürseniz, veya "şok şok Ronaldinho Galatasaray'da!!11" yazan bir linke basınca karşınıza çıkan Rick Astley'in 80'lerden kalma Never Gonna Give You Up şarkısına bir anlam veremiyorsanız, bu memlerden habersizsiniz demektir. O zaman nedir bunlar bir bakalım;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 135px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496824039663157810" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEikVzTzQjI/AAAAAAAAASI/BZ-OzSvIyrQ/s200/all_your_base.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=8fvTxv46ano"&gt;All Your Base are Belong to Us&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Memler arasında bir meşhurluk listesi olsa AYBaBtU büyük ihtimal zirveye oynardı. Bu "Engrish" diye tabir edilen, bozuk İngilizce'nin ürünü olan cümle, Zero Wing adlı 1989'da piyasaya çıkan bir oyundan kaynaklanıyor. 90'ların sonunda çeşitli forum sitelerinde pek çok parodi resmi-videosu yayınlanan bu talihsiz çeviri örneği internetin her bir köşesine ismini kazımış durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=3HrSN7176XI"&gt;Rickroll&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 160px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496824357133242386" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEikoR-kUBI/AAAAAAAAASg/DVR4e-jSoC0/s200/rickrolled3-792651.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet dünyasının dışına taşmış ender internet memlerinden biri Rickroll. Tarihçesini özetlemek gerekirse; pek çok internet memi gibi bu da 4chan kaynaklı. 2007'nin Mayıs ayında bir kullanıcı, o sıralar sıkça yapılan şahane (görünen) bir linki tekerlekli bir ördek resmine yönlendirme şakası olan duckrolling'i modifiye ederek Rickrolling'i icat etti; yani link (herhangi bir link, sadece ilginç şeyler vaat etmesi yeterli) Rick Astley'in 80'lerdeki -pek de ilginç olmayan- Never Gonna Give You Up şarkısının klibine yönleniyordu. Kısa sürede bu mem çığ gibi büyüdü; maçlarda, gösterilerde, hatta Youtube'da. (1 Nisan 2008'de Youtube anasayfasındaki her video bu şarkıya yönleniyordu) Ama en büyük Rickroll Macy's Day Parade adlı şükran günü organizasyonunda gerçekleşti. Rick Astley, bizzat bu gösteriye çıkarak koskoca bir ulusu Rickroll'ladı.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 154px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496824566149027874" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEik0cn0GCI/AAAAAAAAASo/iA3b06fhwkI/s200/starwarskid.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=HPPj6viIBmU"&gt;Star Wars Kid&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Namı diğer Drunken Jedi Master. Lise öğrencisi Ghyslain Raza'nın 2002'de golf sopası kullanarak gizlice çektiği bu "hardcore geek" videolarını arkadaşları keşfedince, dünyanın geri kalanının bu bir milyon kafalı jedi ustasının maharetlerinden mahrum kalmasını istemeyerek internete sundu. Eh, olaylar gelişti... Üzücü olan şeyse kendisinin, yazının başlarında da değindiğim üzere psikiyatri kliniğine yatmayı gerektirecek kadar ruh sağlığının bozulmuş olması. Ama endişelenmeye gerek yok, kendisi şu an Quebec'te bulunduğu kenti korumaya çalışan bir oluşumun başkanı, aynı zamanda da hukuk okuyor. Eline golf sopası almadığı sürece sorun yok.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.ikissyou.org/"&gt;I Kiss You&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"I KISS YOU!!!!!!!"&lt;br /&gt;"Who is want to come TURKEY I can invitate ..... She can stay my home ........"&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496825081031706386" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEilSataRxI/AAAAAAAAASw/14PgRUbTCTs/s200/P5120016.JPG" /&gt;&lt;br /&gt;"I like music , I have many many music enstrumans my home I can play"&lt;br /&gt;"I like to be friendship fom different country"&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Reklamlarda oynadı, parodileri yapıldı, hatta dünyanın en büyük komedyenlerinden birinin bir gişe filmine (Borat) ilham kaynağı oldu. Pişti programında söylediğine göre amacına, yani kadınlara, ulaştı da.. Mahir Çağrı dünyada en bilinen Türk'lerden biri, ayrıca ilk büyük internet celebrity'si. Neden böylesine büyük bir mem olduğunu sorgulamaya pek de gerek yok.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 136px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496825537130689410" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEils9z4c4I/AAAAAAAAAS4/NtPDhdwoaEk/s200/Loituma.gif" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://dagobah.biz/flash/loituma.swf"&gt;Loituma&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bleach adlı animeden küçük şirin bir kızı alın, eline taze soğanı verin ve kız onu döndürsün, sonra arka planına da yerel Fin şarkısı Ievan Polkka'yı koyun. Kulağa pek etkileyici gelmediyse buyrun linkine tıklayın, dünyanın bu en şirin şeyinin neden bu kadar meşhur olduğuna dair daha iyi bir fikir sahibi olabilirsiniz.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Bill Gates kıyağı&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her ne kadar etrafta pek çok lüzumsuz, asılsız ve sinsi zincir mail dolaşsa da bu mailin ayrı bir özelliği var; halen denk gelebileceğiniz bu mail tamı tamına 13 yaşında! Söz konusu mail'e göre America Online ve Microsoft bir beta test gerçekleştiriyor ve buna karşılık mail'i ileteceğiniz her kişi başına size 200 dolar ödeme yapacaklar. 13 senedir bu mail'i birbirine ileten milyonlarca kişiden 1'i şu soruyu sorsa belki her şey çok daha farklı olabilirdi: "Neden?"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://goatse.fr/"&gt;Goatse.cx&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 160px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496826267032921170" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEimXc6IpFI/AAAAAAAAATA/1OCWpvGTFww/s200/goatse.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu siteyi ilk keşfeden nasıl keşfetti bilmiyorum ama sonradan duyanlar büyük olasılıkla şöyle bir yolla siteye girdi: 1. şakacı bir arkadaşı "bak goatse diye bir site var tam senlik" diye kendisine bir yem attı, 2. kişi bu yemi yedi ve siteye girdi, 3. gözbebekleri büyüdü, kan dolaşımı hızlandı, midesinde bir karıncalanma hissetti: çünkü sitede kalın bağırsakları rahatlıkla görülebilecek şekilde anüsünü yırtarcasına iki eliyle açan bir adamın kocaman fotoğrafı vardı.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496826447191774802" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEimh8DWllI/AAAAAAAAATI/m4TPKBONmoY/s200/numa_numa.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=KmtzQCSh6xk"&gt;Numa Numa&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son zamanlarda meşhur olan bu videoda iri kemikli bir arkadaşımız (kilolu değil) pek sevilen Romen şarkısı "Dragostea din tei" ile beraber dans ediyor. İşler bu noktada karışık bir hal almaya başlıyor...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=CMNry4PE93Y"&gt;I Like Turtles&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 150px; FLOAT: right; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496826749871045954" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEimzjntvUI/AAAAAAAAATQ/Aqis23E90_Y/s200/Turtle-kid.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Portland o güne huzurlu başlamıştı. Waterfront Park'ta yapılan festivalde yalnızlar buluşacak, dargınlar barışacak, Amerika kazanacak, dünya kazanacaktı. 10 yaşındaki Jonathan Ware, hayatı boyunca bir zombi olmayı arzulamış ve festivalde yüzüne yapılan boya sayesinde bu arzusuna ulaşmıştı. Nancy Francis içinse eğlenceli bir iş günüydü o gün; güzel bir festivalde eğlenen güzel insanlarla röportaj yapıyordu. Sıra Jonathan'a gelmişti; nasıl hissediyordu Jonathan kendisini bir zombi olarak? Nancy, alacağı cevapla neye uğradığını şaşıracaktı: "kaplumbağaları severim!"&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 136px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496827450112453554" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEincUORq7I/AAAAAAAAATY/6r894ETfiJo/s200/1265748398-hitlerdeitch.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=ri3aph0AbA4"&gt;Hitler öfkesi&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu mem Türkiye'ye de ulaşabilmiş ender evrensel memlerden. Hitler'in, daha doğrusu Downfall (Der Untergang) adlı filmdeki Bruno Ganz'ın öfkeden deliye döndüğü sahnenin çeşitli altyazılarla yeniden sunulduğu videolar. Onlarcası internette mevcut.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=a1Y73sPHKxw"&gt;Dramatic Chipmunk&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 165px; FLOAT: right; HEIGHT: 142px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496827663033444850" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEinotamKfI/AAAAAAAAATg/SSA1sLbhvb4/s200/dramatic_chipmunk.png" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"The best 5 second clip on the internet". Fazla söze ne hacet..&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.badgerbadgerbadger.com/"&gt;Badger Badger Badger&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;"&lt;/strong&gt;Badger badger badger mushroom mushroom&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Badger badger badger mushroom mushroom&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Badger  badger badger snaake snaaakeee..."&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;şeklinde sözleri olan bir flash animasyon.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.maniacworld.com/2-Girls-1-Cup.html"&gt;&lt;strong&gt;2 Girls 1 Cup&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt; +&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt; (&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;1 Man 1 Jar, 1 Man 1 Screwdriver...)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Koprofilik 2 kızcağız video açılımı yapmaya kalkarlarsa ne olur? İnsanlar böyle bir şeyin var olduğunu bilmelerine rağmen gözleriyle görünce gözleri faltaşı gibi olur, sonra birbirlerine şaka olarak yedirmeye çalışırlar, kimileri de videoyu izlerken tepkilerini çekip yayınlarlar, neticede yeni bir Goatse.cx vakası ortaya çıkar. Ama bu videoyu Stewie Griffin'in bir &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=pd0GSnXtgZQ"&gt;izleyişi&lt;/a&gt; var ki kesinlikle görülmeye değer.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 166px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496827991326241330" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEin70ZssjI/AAAAAAAAATo/cRMbDKRV9NI/s200/lolcat7.gif" /&gt;&lt;a href="http://www.icanhascheezburger.com/"&gt;&lt;strong&gt;Lolcat&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her ne kadar 4chan ile meşhur olmuş olsa da, kökleri internet öncesine dayanan bir mem bu. Özetle olay şu: komik kedi fotoğraflarının altına son derece bozuk İngilizce ile (Mahir'in, bunların yanında İngiliz Dil ve Edebiyatı profesörü kalacağı derecede) yazılar ekleyip paylaşıyorsunuz ve bir lolkediniz oluyor. 4chan'da "caturday" olarak ilan edilen cumartesi günleri lolcat paylaşımları yapılmakta, ayrıca I Can Has Cheezburger (ing. can i have a cheeseburger?) gibi lolcat'lere özel sitelerde de lolcat oluşturmak mümkün. Tüm bunların yanında bu kedicikler yeni bir dil de doğurmuş: lolspeak. &lt;a href="http://speaklolcat.com/"&gt;Sözlüğü&lt;/a&gt; bile var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.or.ly/"&gt;O Rly?&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 150px; FLOAT: right; HEIGHT: 145px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496828137256641538" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEioEUCN5AI/AAAAAAAAATw/33FN-ZBVgg0/s200/o_rly.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Something Awful kökenli bu mem, Türkçe'ye çevrildiğinde "yabma yaw?" gibi bir anlama denk geliyor. Yani şu; birisi heyecanlı heyecanlı bir şeyler yazmış, ama belli ki bu işlerde yeni, veya pek bilgili değil; dolayısıyla kendisi ciddiye alınmıyor, pek de inanılmıyor, fazla umursanmıyor ve sonuçta beklenen cevap geliyor: "O Rly?" (oh really'nin yapısı sökülmüş hali) Daha sonra birileri bunu ilginç bakışlı beyaz baykuş resmiyle iliştiriyor ve dört bir yana yayılan bir mem salgını başlıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 158px; FLOAT: left; HEIGHT: 144px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496828720968843282" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiomSiDQBI/AAAAAAAAAUA/d5hjW_Dz24s/s200/britney.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=kHmvkRoEowc"&gt;Leave Britney Alone&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2007 MTV ödüllerinde oldukça başarısız bir performans sergileyen ve basın tarafından alaya alınan Britney Spears çok sadık, hatta Youtube izlenme sayılarını başarı ölçütü olarak alacak olursak kendisinden daha başarılı hayranlara sahip. Britney'in bu kadar üzerine gelinmesine dayanamayan Chris Crocker adlı Britney hayranı, 2007'de Youtube kullanıcılarına açık mektup niteliğinde, gözyaşları içerisinde bir video yayınladı: Britney'i yalnız bırakın! "Britney beni yalnız bırak" diye ağlayanların çektiği videoların gelmesi ise çok gecikmedi.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=_1nzEFMjkI4"&gt;&lt;strong&gt;Technoviking&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Almanya'da gerçekleştirilen bir tekno müzik festivalinde dans eden bu viking kılıklı kaslı adamın vahşiliği, kısa sürede yeni bir efsane yarattı. Anlatılmaz izlenir tarzda bir video.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Fail&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 176px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496828528383854498" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiobFGNh6I/AAAAAAAAAT4/4e3yIxOsQso/s200/fail.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkçe'ye "sıçtı" olarak çevrilebilecek resim bazlı, her türlü yabancı sitede denk gelinebilecek bir mem "fail". Bunun da kökeni All Your Base are Belong to Us, Mahir, I am Error, A Winner is You vb. memler gibi bozuk İngilizce'ye dayanıyor. 1998 tarihli bir Blazing Star adlı oyunda başarısız olunca ekrana çıkan "you fail it" cümlesi internete sızınca yeni bir salgın ortaya çıktı. Temel olarak, bir amaca yönelik çabanın ironik biçimde tersiyle sonuçlanmasıyla ilgili olguların altına "fail" yapıştırılıveriyor. Bunun biraz daha ağır versiyonuna da "epic fail" deniyor. Failblog.com gibi bu işler için kurulmuş pek çok site var.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 160px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496828957143829074" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEio0CWjilI/AAAAAAAAAUI/dXrx6BrGyyY/s200/ChuckNorris.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.chucknorrisfacts.com/"&gt;Chuck Norris Facts&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir kuşla 2 taş vurabilen, dolu silahla Rus ruleti oynayıp kazanan efsane aktör Chuck Norris hakkında bazı gerçekleri barındıran bir site...&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"Behind every successful man, there is a woman. Behind every dead man, there is Chuck Norris.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Chuck Norris doesn't read books. He stares them down until he gets the information he wants.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Chuck Norris can touch Mc Hammer.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;There is no theory of evolution. Just a list of creatures Chuck Norris has allowed to live.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;When Chuck Norris does a pushup, he isn’t lifting himself up, he’s pushing the earth down.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Chuck Norris wasn't born, he decided to start living.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;When god said 'let there be light', Chuck Norris said 'say please'."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496829152475696898" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEio_aBTTwI/AAAAAAAAAUQ/0UeK904IAns/s200/magibon.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=kib05Ip6GSo"&gt;Magibon&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hiçbir şey yapmadan meşhur olabilmek mümkün mü? Gerçek hayatta örnekleri var evet, ama internet gibi her bilginin ışık hızıyla akıp eskidiği bir yerde bu nasıl gerçekleşebilir? Nasılını bilmiyorum ama Magibon adlı, animelerdeki kızların vücut bulmuş hali olan bu şirin kız bunun canlı örneği. O da bir şey yaptığını iddia etmiyor zaten, zira ilk videosunun adı şuydu: "me doing nothing". Sadece ekrana bakan, arada gülümseyip el sallayan, kocaman gözlü ve 30 milyondan fazla insanın kendisini izlediği bir kız Magibon. Bir konuşsa neler olacak kim bilir..&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=I-ASbyfaSR0"&gt;&lt;strong&gt;Boxxy&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 144px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496829402990012658" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEipN_QkaPI/AAAAAAAAAUY/9kJ490UG5NI/s200/boxxy1.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;4chan kökenli olmasa da 4chan'in meşhur ettiğini söyleyebileceğimiz bir başka internet kahramanı. 2009 yılında, muhtemelen 15 yaşlarındaki Boxxy nickli birinin GaiaOnline sitesine gönderdiği video kendisini meşhur etti. Magibon'un tam tersi bir karakter olarak karşımıza çıktı Boxxy; hiperaktif, bir ihtimal psikiyatrik sorunları olan -bipolar bozukluk gibi-, belki de kafası güzel olan bir arkadaşımızdı. 4chan'e truva atı gibi sızan Boxxy, Boxxy sevenleri ve nefret edenleri diye /b/'yi 2'ye böldü. Kimisi onu /b/'nin kraliçesi ilan ederken, kimisi de Goatse.cx ile &lt;a href="http://fox.naurunappula.com/nn/0/577/739/o_515525.jpg"&gt;ilişkilendirerek&lt;/a&gt; kendisi hakkında ne hissettiğini göstermekten çekinmedi. Boxxy'nin günümüzde akıbeti belirsiz; öldü diyenler de mevcut.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 141px; FLOAT: left; HEIGHT: 136px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496830146657436002" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEip5RoswWI/AAAAAAAAAUg/n5GJFDFKoik/s200/rage.png" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.ragefu.com/"&gt;Fffuuuuuuu&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Namı diğer Rageguy. 2008'de meşhur olan bu paint kahramanı, "Umut Sarıkaya tipi mutsuzluk tanımları"nın aşırı dozu diyebiliriz. Ayağını sehpaya çarpar, çöpü kovaya fırlatır ama dışarı düşer, sümüğü parmağına yapışır fırlatamaz ve çığlığı koyverir: "ffffuuuuuuu!". Asabi bir internet memi.&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=_OBlgSz8sSM"&gt;Charlie Bit Me&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Charlie adlı 2-3 yaşlarında bir çocuk, kendisinden yine birkaç yaş büyük abisi Harry'nin parmağını ısırır ve yaklaşık 4 Türkiye nüfusu edecek sayıda kişi bunu izler. İnternetle az da olsa haşır neşir olan herkesin bildiği mega bir mem.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.venganza.org/"&gt;Flying Spaghetti Monster&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; FLOAT: right; HEIGHT: 160px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496830468863650002" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiqMB8paNI/AAAAAAAAAUo/aUHxsoed-FA/s200/flyingspaghettimonster.png" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet memlerinin işe yararlığı diye bir tartışma konusu yok, varsa bile şu anki konumuz değil; fakat şayet olsaydı zirveye oturacak mem FSM olurdu. Bu mütevazi yaratığın doğumu 2005 yılına denk geliyor. Kansas'ta yetkili olan eğitim kurumu, okullarda "akıllı tasarım"ın biyoloji derslerine sokulması gerektiğini belirterek öğretmenlerden evrimin bir teori olduğunu, gerçek olmadığını öğretmesini istedi. Bunun üzerine 25 yaşındaki Oregon Üniversitesi öğrencisi Bobby Henderson, denilebilir ki, troll kavramını eğitimin içine soktu. "Akıllı tasarım"ın sunulacağını, ama bunun tek bir yaratıcı tarafından olduğunun belirtilmediğini fark eden Henderson, kuralların dışına çıkmayarak yeni bir kavram geliştirdi: Uçan Spagetti Canavarı! Tıpkı literatürdeki tanrı gibi görülemeyen, kanıtlanamayan, ama "varlığı açık" olan bu tanrının insanları yaratmış olması da okullarda öğretilmeliydi. Üstelik bu yeni üreyen tanrı, Eski Ahit'teki tanrı kadar sevimsiz de değil. Örneğin 10 emirinden (aslında emir değil, "yapmazsan sevinirim"ler) bazıları şunlar: sağa sola "o benimle konuştu" demezsen sevinirim, milyon dolarlık kilise-sinagog-camiler vs. yapmazsan sevinirim, insanları göründüğü gibi, konuştuğu gibi yargılamazsan sevinirim, ee yani, iyi ol yani sadece, tamam mı?&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 135px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496830658100000866" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiqXC6G-GI/AAAAAAAAAUw/lTZ47DPKv70/s200/a.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Gaijin4Koma&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Namı diğer Reaction Guys. 2003 yılında düzenlenen E3 oyun fuarında, PS2 ve Xbox'ın hızını kesmek isteyen Nintendo, IGN'den 4 yazarı davet ederek onlara Pacman'i sunar. Kahramanlarımız, yayınlanan fotoğraftan görüleceği üzere pek etkilenmemiştir. Ertesi sene, yine aynı ekip, Zelda'yı görünce havalara uçar. Söz konusu fotoğraflar önce IGN'de, daha sonra Futaba ve daha sonra 4chan'de kendisine yer bularak hayal kırıklığı, etkilenme, coşma gibi durumların simgesi haline gelerek dört bir yanda paylaşılır ve yeni bir mem doğar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Newfags Can't Triforce&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;   ▲&lt;/p&gt;&lt;p&gt;▲ ▲&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 110px; FLOAT: right; HEIGHT: 80px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496830969779995442" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiqpMAaQzI/AAAAAAAAAU4/VgCLhCznD0M/s320/111.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;4chan kaynaklı ama çeşitli web sitelerinde yansımalarını (örneğin İnci Sözlük) görebileceğimiz bir mem daha. Çeşitli sembol kodlarıyla oluşturulan bu üçgen işaretlerinin 4chan'cilerin newfag, yani yeni yetme diyebileceğimiz kişiler tarafından yapılamayacağını iddia ederek onları aşağıladığı bir mem Newfags Can't Triforce. Zira kopyala-yapıştır kolaycılığına kaçıldığında bu işaret tam olarak gerçekleşmiyor. Newfag veya oldfag olun fark etmez, aşağıdaki yolu izleyerek bu sıkıntıdan kurtulabilirsiniz:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;alt+255, alt+255, alt+30, enter, alt+30, alt+255, alt+30&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 164px; FLOAT: left; HEIGHT: 125px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496832004720948498" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEirlbdj9RI/AAAAAAAAAVA/6QMHz9805Mg/s200/1111.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;No U&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tartışmayı piç etme yöntemlerinin Something Awful'cası olan No U'da bir Japon eliyle karşıdakini gösteriyor ve ekliyor: "sensin". İnci Sözlük'te anan, eben gibi sıfatlarla da karşımıza çıkan bu mem yeri geldiğinde ek bir cevaba bırakmaksızın olayı sonlandırmayı başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=PbcctWbC8Q0"&gt;Angry German Kid&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İlk bakışta bilgisayar oyunu oynarken çıldıran ve oyunlara getirilen yaş sınırlamasının daha yukarı çekilmesi gerektiğini düşündürten bu bıçkın Alman delikanlısı, sonraları bu yasakçı zihniyete karşı böyle bir video kaydettiğini açıkladı. Doğru mudur bilemem, ama doğru olan görünen şeyse, sokakta görüldüğünde yol değiştirilmesi gereken bir şey bu.&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 160px; FLOAT: right; HEIGHT: 115px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496832713819371458" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEisOtDzN8I/AAAAAAAAAVQ/cYoqmO8y3UY/s200/11111.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Every time you masturbate...God kills a kitten&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eski bir katolik şakası olan bu cümle 2002 yılında bir Japon kanalının maskotu olan Domo-Kun'un bir kediyi kovalama resminin altına iliştirilince hızla yayılan bir mem halini aldı. Mastürbasyon sıklığı konusunda insanlarda bir duyarlılık yaratıp yaratmadığı ise şüpheli.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 176px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496832501750089410" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEisCXCixsI/AAAAAAAAAVI/OECPQS60P-U/s200/rule+34.png" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://encyclopediadramatica.com/Rules_Of_The_Internet"&gt;Rule 34&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;4chan'ciler tarafından üretilen "internetin kuralları"nın kendisinden daha meşhur olmuş bir maddesi 34. kural. Bu kuralda açıkça belirtildiği üzere: "eğer bir şey varsa, pornosu vardır. İstisnasız." Ortaya çıkan resimlere bakılınca, adamlar haklı beyler diyesi geliyor insanın.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=-5x5OXfe9KY"&gt;Dancing Baby&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Namı diğer Baby Cha-Cha. İnternetin ilk büyük memi denilebilir kendisi için. Bilgisayarların 3. boyuta geçiş yapmakta olduğu 1996 yılına uzanan bu videoda 3d Studio Max'in örnek videosu olarak bir bebek, ee, dans ediyor. Minik, naif, kirlenmemiş şeylere olan tepkisi "ay yirim yirim" olan insanlar tarafından bir mail zinciri başlıyor ve bugünlere kadar bu bebek, hala dans ediyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=KMU0tzLwhbE"&gt;Developers Developers Developers&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekşi Sözlük'te purp nickli yazarın tanımladığı üzere: "14 kez developers, 1 kez ıah ve bir de yehh diyen Steve Ballmer'ın videosu." 2000 yılında düzenlenen bir Windows toplantısında Microsoft'un CEO'su Steve Ballmer, yazılım geliştiricilerinin önemini vurguluyor bu videoda. Gaza gelip ritm tutan seyirciler de olaya kendilerini kaptırıyorlar. Daha sonra bunun parodileri, şarkı haline getirilmiş remixleri çıkıyor, olaylar gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 184px; FLOAT: left; HEIGHT: 144px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496833208210404050" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEisrezzstI/AAAAAAAAAVY/kuDhajfkt_U/s200/asdasdsa.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;Face Palm&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Face Palm: çünkü bunun ne kadar aptalca olduğunu kelimeler ifade edemez. Fail, Reaction Guys gibi memlerle benzerlik taşıyan bu memde elini yüzüne kapatarak hayal kırıklığını belirten bir fotoğrafın varlığı söz konusu. Örneğin bir forumda "Amerika özgürlük için Irak'a girmedi, petrol için girdi tamam mı!!11" diye aydınlanma yaşayan birine Face Palm gönderilmesi çok gecikmez.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Cool Story Bro&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2006 yılına dayanan bu mem, O Rly, Face Palm, Fail gibi memlerle benzerlik taşıyor. Heyecanlı birisi çok da ilginç olmayan veya zaten bariz olan, ya da pek inandırıcı olmayan bir şeyler yazdığında altına bunun yazılması kaçınılmazdır: "iyiymiş". En heves kırıcı mem olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Owned (Pwned)&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 140px; FLOAT: right; HEIGHT: 128px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496833602712290066" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEitCccYwxI/AAAAAAAAAVg/SsQmN70nUmk/s200/a1.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fail'ın zıttı olabilecek -ki bu anlamda Win kelimesi de kullanılıyor- "owned" kavramı sahiplenilmek, başka bir tabirle ezilmek, aşağılanmak, yerin dibine sokulmak gibi bir anlamda kullanılan, internet argosunun bir parçası. Esas olarak online oyun jargonunun bir elemanı olarak karşımıza çıkan bu kelimenin pwned olmasına dair çeşitli rivayetler var. En çok rağbet gören açıklama ise typo, yani kelimenin yanlış yazılmış olması. Q klavyede o ve p'nin yan yana olduğu düşünülecek olursa, gayet mümkün bir senaryo.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 117px; FLOAT: left; HEIGHT: 137px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496833761505155858" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEitLr_jmxI/AAAAAAAAAVo/JdllheB1uYw/s200/immortal.jpeg" /&gt;&lt;strong&gt;Black Metal klipleri&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında genel olarak black metal kliplerinden ziyade, photoshoplanmış Immortal grubu fotoğraflarından oluşan bir mem. Enteresan makyajlara sahip bu grup dağa bayıra çıkıp yaradana haykırırcasına fotoğraflar çekince, birilerinin bunun komik olduğunu fark etmesi çok uzun sürmedi.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;E&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;instein Blackboard&lt;/strong&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 157px; FLOAT: right; HEIGHT: 116px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496834250589048946" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEitoJ-PkHI/AAAAAAAAAVw/ipL62kl2s7c/s200/Einstein_5.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Einstein'ın karatahtaya elinde tebeşirle bir şeyler karaladığı fotoğrafı görmeyenimiz pek yoktur. 2001 yılında hetemeel adlı bir site Einstein'ın tahtaya yazdıklarını ortadan kaldırarak bu mem için bir şablon yarattı. Çeşitli forumlarda photoshop bilen kullanıcıların bu şablonu bir meme dönüştürme konusunda tek yapması gereken yaratıcılıklarını kullanmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Pics or It Didn't Happen, Tits or Gtfo&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;4chan, Something Awful, Digg, Reddit gibi sitelerde bu tabirle sık sık karşılaşmak mümkün. Özet olarak, inanılması güç bir olay paylaşan birine verilen kuşkucu yanıttan ibaret. Örneğin biri o akşam seviştiği çok güzel bir kızdan bahsediyorsa olaya temkinli yaklaşanların cevabı, İnci jargonuyla örnekleyecek olursak, şöyle bir şey oluyor: "caps ver piç".&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 144px; FLOAT: left; HEIGHT: 107px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496835093304652050" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEiuZNVTMRI/AAAAAAAAAV4/SLboPFcL76U/s200/11aa.jpg" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://trololololololololololo.com/"&gt;T&lt;/a&gt;&lt;a href="http://trololololololololololo.com/"&gt;rololololololo&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Namı diğer, Rus Rickroll'u. Arkady Ostrovsky adındaki bir sanatçının seslendirdiği bu nadide Sovyet dönemi eseri, bir mem olmayı hak edecek her türlü özelliğe sahip. Yer yer Goatse.cx'den daha sinir bozucu olduğunu eklemekte de fayda var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://burtonearny.deviantart.com/art/The-Llama-Song-9311361"&gt;The Llama Song&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2004 yılında Deviantart'tan çıkma bu flash animasyonu, absürdlüğüyle mem dünyasında saygıdeğer bir yer edindi. Sözlerin betimlemekte yetersizleştiği, görmeden geçilmemesi gereken bir video.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=z0y2xuQmcAg"&gt;Imma Let You Finish&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2009 MTV müzik ödüllerinde en iyi bayan video ödülünü alan Taylor Swift'in konuşmasını bölerek sahneye atlayan, MTV dünyasının Ahmet Çakar'ı Kanye West, "çok sevindim senin adına, 'bi dakka söz verecem sana',  tüm zamanların en iyi videosu Beyonce'unki" diyerek sahneden uzaklaştı. Daha sonra birisi bunu Kanye'nin Obama'nın sözünü kesiyormuş gibi göründüğü bir video şeklinde düzenleyerek yeniden internete sundu. (mashup) Daha sonra bir sürü yeniden düzenleme örneği çıktı, hatta bunu kolaylaştırmak için "kendi Kanye videonuzu yaratın" diye bir &lt;a href="http://aviary.com/launch/phoenix?fguid=212a34de-f390-102c-80b9-0030488e168c"&gt;site&lt;/a&gt; dahi kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kısacası internet memleri saymakla bitmez. En büyük yabancı internet memlerine değinmeye çalıştım ancak şüphesiz ki unuttuklarım, hatta bilmediklerim olacaktır. Bunlar kadar büyük olmayan Girugamesh, Peter Crouch can do Anything, Internet Hate Machine, Grammar Nazi, I Drink Your Milkshake, This is Sparta, Epic Beard Man gibi daha onlarca, hatta yüzlerce mem var. Bu konuda yapılmış bir site olan -yazıda da büyük oranda yararlandığım- knowyourmeme.com sitesi görmeye değer.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnternet, 4chan gibi siteler ve mizah var olduğu sürece memler her zaman var olacaktır. Bunları boş zamanların işi olarak görmektense mizahi, sosyal ve entelektüel farkındalığın araçları olarak görmek mem kavramına daha derinlikli bir bakış açısı sunacaktır diye düşünmekteyim.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-8820023510124266133?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/8820023510124266133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=8820023510124266133' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/8820023510124266133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/8820023510124266133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/07/internet-memeleri.html' title='İnternet meme&apos;leri'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEikVzTzQjI/AAAAAAAAASI/BZ-OzSvIyrQ/s72-c/all_your_base.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-5583864849375029684</id><published>2010-07-18T22:41:00.003+03:00</published><updated>2010-07-19T01:00:30.464+03:00</updated><title type='text'>Adam tespit yapmış beyler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEN3bf4hdEI/AAAAAAAAAR4/0KYK1F9r4V4/s1600/incisozluk.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5495367284620883010" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEN3bf4hdEI/AAAAAAAAAR4/0KYK1F9r4V4/s200/incisozluk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; "Ekşi Sözlük defalarca tartışıldığı gibi, bu sıfat enflasyonunun saf ve lezzetli köpüğünü temsil ediyordu. Hemen her şeyin konuşulabileceği, nick’li bir özgürlük cenneti. Bu söz ve sıfat özgürlüğü potansiyel olarak nihilizme meyilli bir özgürlüktü. Kendini her yere eşit mesafede konumlayan, müdahil olunmayan, sadece “söz söylenebilir” kılan cool, güvenli bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu cool dil bir tarafıyla 60’ların Beat Kuşağı’nın zamanla evcilleşen loser(kaybeden) hırçın dilinden, Bukowski’nin direkt söyleyen pornografisine ve 90’ların hazcı, rahatsız Yeraltı Edebiyatı’na ve Palahnuik’in “Dövüş Kulubü” anarşizminin muktedir muhalifliğine kadar uzun bir gelenekten de besleniyor. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Şimşek, Birgün gazetesinde yayınlanan yazısında İnci Sözlük ile ilgili girizgahında Ekşi Sözlük'ü bu satırlarla tanımlıyor. Kendi içine kapanık, belirli bir farkındalığı, entelektüelliği ve -her ne kadar her yazarını bu konuda uzman kabul edemeyecek olsak da- eleştiri kültürünü temsil eden Ekşi Sözlük'ün kabuklarını yitirerek yer yüzeyine çıkışı kuruluşundan 6-7 sene sonra gerçekleşti diyebiliriz. Her ne kadar onu yeryüzüne çıkaran yazılı ve görsel medya olsa da, ona nefret kusan, klavyelerinin arkasına saklanmakla, hatta yılansı fare çocuklar olmakla, pitbull ruhlu, prezervatif dilli olmakla suçlayan da onlardı. Minör tonla icra edilen ender marşlardan birine sahip bir ülke olarak Türkiye'de eleştiriye duygusallığı karıştırmadan yaklaşabilmek pek zor; belki Ekşi Sözlük'ü bulunduğu konuma getiren şeylerden biri de buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde öyle olmasa da, Ekşi'nin geniş çevrelerce kaliteli olarak tanımlandığı, her isteyenin yazar olamadığı dönemlerde, yani yaklaşık 6-7 sene önce yazar olmak isteyip de olamayan bir başka kitle, farklı isimler altında sözlük klonları oluşturdular. Altyapı olarak her ne kadar o dönemlerde Ekşi Sözlük'ten üstün olsa da yazarlarının Ekşi'dekiler kadar -gerek entelektüel, gerek mizahi- kalifiye olmaması nedeniyle Zamane Sözlük (o zamanlardaki adı Zibidi Sözlük idi) Türk sözlük tarihinin unutulanlar safına dahil oldu. O dönemlerden bugüne gelebilmiş, popülaritesini koruyan, yine de yukarıdaki sebeplerden ötürü her daim Ekşi'nin gölgesinde kalmış olan İtü ve Uludağ Sözlük var. Uludağ Sözlük'ü kuran zall, 2007'de herkesin bir sözlük klonu oluşturabileceği bir yer olan sözlükspot'u kurdu. Aynı dönemlerde kurulan, Ekşi Sözlük'teki "sözlük formatı"ndan sıkılıp forum-sözlük arası bir konsept olan Zeykur Sözlük'ün kapanmasıyla buradaki yazarların çoğu, sözlükspot'ta İnci Sözlük adı altında bir sözlük klonuna geçiş yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnci Sözlük'ün motivasyonunu sağlayan temel şey, Ekşi Sözlük'teki format sıkıntısıydı, ama İnci Sözlük'ü bugünlere getiren şey Ekşi'de olduğu gibi yazarlarıydı. Formattan sıkılan veya sadece eğlenmek isteyen insanlar herhangi bir foruma değil, bu sözlük klonuna geçiş yaptı, çünkü Ali Şimşek'in tanımladığı üzere "uslu, temiz, entelektüel kolejli çocuğu" görünümündeki Ekşi yazarlarının bir kısmı "dark side"a meyilliydi. Yani aslında kimi yazarları habersiz olsa da, İnci Sözlük'ün önemli bir kısmını Ekşi Sözlük yazarları oluşturuyor. Peki bu "dark side"da tam olarak ne vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle belirtmek gerekir ki İnci Sözlük Ekşi'nin formatsızı olarak oluşmadı; Ekşi Sözlük'te belirli bir süre vaktini geçirmiş ve belirli bir mizahi altyapıya sahip bir insanın gözlemleyebileceği üzere, o yukarıda da bahsi geçen "uslu, temiz, kolejli çocuk" imajı can sıkmaya başlamıştı. Bunun üzerine paragrafın başında tanımladığım kitle bunun 180 derece zıttı bir kimlikle İnci Sözlük altyapısını oluşturdu: yani din-siyaset gibi ciddi konuların konuşulmadığı, hatta yasaklandığı, bunun dışında -hukuki sakıncalar dışında- hiçbir sansürün olmadığı, sevgi sözcüklerinin bile küfürlerden oluştuğu, sadece eğlence amaçlı sağa sola "saldırılar" gerçekleştiren bir kimlik. Yeryüzündeki Ekşi'ye tepkili kitlenin bir nevi yer altına inişiydi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnci'yi meşhur kılan şey biraz önce bahsettiğim saldırılar. Bilinen ilk büyük saldırısı son yılların internet fenomeni haline gelen twitter'a gerçekleşti. Twitter'da yer alan bir açığı saptayan bilo31 nickli İnci yazarı sayesinde dünyaca ünlü kişilerin sayfalarını ele geçirip kendilerini takipçileri olarak kaydettiler. Bu olay İnci'yi dünyanın en yüksek tirajlı gazetelerinde manşet yaptı. Bir sonraki büyük saldırıları facebook üzerineydi. Facebook kullanıcıları, "şikayet et" butonu yerinde İnci Sözlük'ün mottosu olan "inci siker", "dedeleri göster" gibi yazılarla karşılaştı, hatta bazı İnci'ciler kimi kullanıcıların duvarlarına da girişerek orada yazılanları "inci, merve ve hakan mallarını duvara dayayıp sikti." olarak değiştirdi. Bir sonraki, ve İnci Sözlük'ü fenomen haline getirecek olan olay ise Okan Bayülgen'in programında gerçekleşti. Bu saldırı, biraz sonra değineceğim bir toplumsal farkındalık yaratma amacı güttüğü için, kendilerini en çok kişi tarafından duyuran saldırı olmasa da en anlamlısı olduğu için çok önemli ve kayda değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saldırıda, daha doğrusu saldırıyı gerçekleştiren imelih messi nickli kişinin Okan Bayülgen'e yazdığı ve kendisinin de bunu programında okuduğu mektupta; sorgulama, öğrenme, üretme kültürü yerine insanlara görsel uyuşturucular sunan medyaya, hizipçi, bölücü, dolandırıcı yönetimlere, Corporation adlı belgeselde şahane bir şekilde betimlenen hastalıklı zihinlere sahip kapitallere saldırı ve bunlara karşı insanlarda toplumsal bir bilinç uyandırma çabası söz konusuydu. Bu denli duyarlı bir davranışı İnci Sözlük kimliğiyle bağdaştırıp onu alternatif bir Project Mayhem oluşumu olarak yorumlamak, İnci'yle çok içli dışlı olmayan birinin bir çırpıda yapmaya meyil edeceği bir eylem olacaktır. Peki hal bu iken, pek çok yeryüzü insanının lanetlediği Ekşi Sözlük'ün bile (bir kısmının, en azından) İnci'den bu denli nefret etmesinin sebebi ne olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir kurumsal kimliğe ait bir olayı o kurumun kendisine atfetmek yanlıştır, hele ki sözlük gibi her (ya da pek çok) insanın oluşturduğu kurumlar söz konusu ise. İnci'cilerin saldırı olarak nitelendirdiği olaylara baktığımızda yukarıdaki "anarşist ve duyarlı" tiplemenin de münferit olduğunu görebiliriz. Zira Murat Bardakçı'ya "Topkapı Sarayı'nda inci kaplı bir sözlük varmış doğru mu bu" dedirtmenin, canlı yayınlanan bir spor programının sunucusuna "İnciya Rakos" diye hayali bir futbolcunun ismini söylettirmenin, veya pek çok canlı yayınlanan programın konuklarına "inci, dedeler" gibi anahtar kelimeleri söylettirmenin herhangi bir toplumsal farkındalık oluşturma çabasıyla bir alakası yok. Aslında işin ilginç yanı da bu; İnci o kadar düzensiz bir oluşum ki, yaptığı saldırılar, kendi formatı gibi, bir süre sonra kendi düzenini buluyor ve ortaya hedeflenenden başka, ama insanların hoşuna gidecek, suni bir amaç çıkıyor. Örneğin Ekşi Sözlük'e yaptığı "nutellalı" saldırının tek amacı Ekşi'dekileri kızdırıp eğlenmekti; ama iş bir süre sonra öyle bir hal aldı ki Ekşi Sözlük'teki temiz kolejli çocuklar "nutella olayını abartmışız biraz galiba" diye bir ders çıkararak olayı olumlamayı başardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı münferitliği çok tepki toplayan "Ekşi Sözlük kızlarını listeleme" veya civciv öldürüp altına "inci siker" yazıp fotoğrafını çekme gibi olaylarda da görebiliriz. Geniş kitlelerce izlenen programların getirdiği şöhretin bir yan etkisi olarak da görülebilir bu olaylar; zira İnci'cilerin "liseli, ergen, anaokul terk" gibi sıfatlarla betimlediği, benimse sadece kafasının karışık, İnci'nin misyonunu anlayamadığını düşündüğüm kişilerin gerçekleştirdiği ve tüm İnci Sözlük'e mal edilemeyecek tatsız olaylardan başka bir şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki açalım o zaman, İnci'nin misyonu nedir? Hayata geçmiş bir Mayhem projesi olarak mevcut sistemi yıkıp yerine daha iyisini getirmek mi? Uyuşturulmuş gözleri açarak bir farkındalık aşılamak mı? Yoksa kimilerinin gördüğü üzere, boş zamanı çok, eline kız eli değmemiş, hatta ağır ruhsal sorunları olan bir grup abaza mı bunlar? Hiçbiri değil; İnci, sözlük kültürünün getirdiği, amacı sadece eğlenmek olan ve illa ki bir üst amaç atfedilecekse denilebilir ki sadece belirli bir mizahi farkındalığı yansıtmayı amaçlayan, düzensiz, anarşik denilemeyecek kadar bilinçsiz, eğlenceli bir dark side Ekşi Sözlük klonu. Dark Side'ın her zaman kötü olduğunu kim söylemiş? Atalarımızın dediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Come to the dark side,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We have cookies."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-5583864849375029684?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/5583864849375029684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=5583864849375029684' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5583864849375029684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5583864849375029684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/07/adam-tespit-yapms-beyler.html' title='Adam tespit yapmış beyler'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/TEN3bf4hdEI/AAAAAAAAAR4/0KYK1F9r4V4/s72-c/incisozluk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3150158833968785496</id><published>2010-02-08T00:19:00.010+02:00</published><updated>2010-02-08T23:18:35.545+02:00</updated><title type='text'>Die Kapitals</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B2wj5Y6pI/AAAAAAAAARY/sUxQe-iLpY8/s1600-h/Corporation_Hassels-In-My-Mind.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435975326877936274" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B2wj5Y6pI/AAAAAAAAARY/sUxQe-iLpY8/s200/Corporation_Hassels-In-My-Mind.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; "Şirket" kelimesi (corporation), hukuki anlamda, tek bir kişi olarak algılanır. Bu pek çok açıdan makuldür; zira örneğin 4 ortaklı bir kurumu hukuken temsil eden bir isim, sıfat, fiil, edat yoktur ve bu olay bu kurumla ilgili hukuki meselelerde problemler yaratmaktadır. Bu nedenle bu ortaklar bir araya gelerek anonim şirket olma başvurusu yaparlar ve A.Ş ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Buradaki esas ilgi çekici konu, şirketin hukuken bir "kişi" olarak algılanıyor olması. Peki bu şirket çalışanlarına duyarsız, hatta köleleştirmeye eğilimliyse, çevreyi canı istediği gibi kirletebiliyorsa, bir kişi olarak hiçbir ahlaki sorumluluğu üstlenmiyorsa, insanların elinden topraklarını-malını-mülkünü alıp kanunsuz olmayan şekillerde insanlara her türlü kanunsuzluğu yapıyorsa; polisler, doktorlar, insanlar da bu kurumu "kişi" olarak nitelendirebilecek mi? Özellikleri sıralanınca açıkça sosyal davranış bozukluğu görülen bu "kişi"yi hangi psikiyatr nasıl tedavi edebilecek&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B2727-moI/AAAAAAAAARg/KhqzKNE7EHA/s1600-h/The+Corporation_0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435975520967629442" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 154px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B2727-moI/AAAAAAAAARg/KhqzKNE7EHA/s200/The+Corporation_0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2003'te gösterime giren &lt;strong&gt;The Corporation&lt;/strong&gt; adlı belgeselin sorularıydı bunlar. Akıl hastalıkları el kitabında belirlenen her türlü sosyal davranış bozukluğunu sergiliyor görünen şirketlerin kişi olarak algılanabilirliği mantıksız, hatta zararlıydı da. Benim bahsetmek istediğim şey ise ondan 4 sene sonra gelen, Corporation'daki şirketlere dair temel çıkarımların hepsini bir kişi üzerinden görebileceğimiz bir film: &lt;strong&gt;There Will Be Blood&lt;/strong&gt;.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Corporation daha "ne" odaklı bir yapımken There Will Be Blood işin daha çok "nasıl"ına yoğunlaşıyor. Nasıl bu şirketler kontrol edilmesi imkansız devler haline geldi, kim bunlara izin verdi, insanlar uyuyor muydu? Filmde bunu 3 açıdan inceleyebiliyoruz; 1. başarma, daha doğrusu ezme konusundaki hırsı ve manipülasyon yeteneği ile öne çıkan kapitalist adam - Daniel Plainview, 2. kendi saçmasapan düşüncelerini yaymak için kapitalizmin etinden sütünden faydalanan ama yeri geldiğinde başının bowling kukasıyla parçalanabileceğini akıl edemeyen din adamı Eli, ve suya sabuna bulaşmadan sadece günlük çıkarını düşünen koyun halk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B6iDpnO8I/AAAAAAAAARo/XIAhXBJHwXQ/s1600-h/there-will-be-blood-over-the-top.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435979475750173634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 164px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B6iDpnO8I/AAAAAAAAARo/XIAhXBJHwXQ/s200/there-will-be-blood-over-the-top.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daniel Plainview, dediğim gibi, pek çok açıdan Corporation'da bahsedilen davranış bozukluğu özelliklerini birebir sergiliyor. Hatta bunu açık açık söylemekten de çekinmiyor:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;"I have a competition in me: i want no one else to succeed. I hate most people. &lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;At times, when i look at people, and i see nothing worth liking.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;(üvey çocuğuna) You’re not my son; you’re just a little piece of competition: bastard from a basket!"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha çok arazi alıp daha çok petrol çıkarmak, daha çok petrol çıkarıp daha çok arazi almaktan başka bir amacı olmayan bir petrolcü Plainview. Bu hırsı ona istemediği kadar para kazandırıyor şüphesiz, ama parasından başka herhangi bir şeyi yok: bir arkadaşı yok, eşi-sevgilisi yok, başından itibaren gördüğümüz çocuğu aslında şirketinin sunumunu yaparken "aile" imajı yaratabilmek için kullanılmış üvey bir evlat, kardeşi diye ortaya çıkan kişi aslında sadece paranın kokusunu alıp gelmiş bir dolandırıcı... Bu yalnızlık ona işinde daha fazla para kazanmak için itici güç oluyor, daha fazla para kazanınca da daha çok arazi alıyor, daha çok arazi alınca daha çok petrol çıkarıyor ve daha çok para kazanıyor. Kısacası içinden çıkmasının pek mümkün olmadığı bir kısır döngü içerisinde. Hırsının kaynağı belli ama, bunu eyleme dökmesini sağlayan, buna izin veren şey ne?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Paul Thomas Anderson burada esas sorunun halkta olduğunu düşünüyor. Din adamı Eli'ın babasına bağırışları bu konuda gösterge niteliğinde:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;"You've let someone come in here and walk all over us. You let him in and do his work here, and you are a stupid man for what we could have had. You didn't do anything but sit down. You're lazy, and you're stupid. Do you think God is going to save you for being stupid? He doesn't save stupid people, Abel."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evlerinin altında yatan petrol cennetinden habersiz halk, nereden geldiği bel&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B6oi6CFGI/AAAAAAAAARw/YMzPeRRyods/s1600-h/there_will_be_blood1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435979587219756130" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B6oi6CFGI/AAAAAAAAARw/YMzPeRRyods/s200/there_will_be_blood1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;li olmayan bir adama sırf tatlı diline kanarak 3 kuruşa arazilerini satıveriyor. Bunun olması şaşırtıcı da değil üstelik, zira emlakçıya "buradaki her yer satın alınabilir mi" diye soran Plainview'a emlakçının şaşırıp "elbette" diye cevap vermesi halkın zaten buna dünden razı olduğunu gösteriyor. Evini hemen satmayan, içlerindeki tek akıllı adam da bir şartla Plainview'la anlaşıyor: kiliselerinde vaftiz olup, günahlarından arınırsa! Din adamı Eli'ın inançlı olup olmadığı sorusuna "tüm dinlerden hoşlandığını" söyleyen Plainview için zor olmuyor bu tabii.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitalizmin din ile olan yakın ilişkisini de ince noktalara parmak basarak aydınlatıyor Anderson. Kölelik konusunda din de halktan farklı bir konumda değil, sadece işin sonuna kadar bunun farkına varamıyor. İnsanlara tanrının aptalları affetmeyeceğini söylerken kendi aptallıklarını fark edemiyor, bir yandan da beyinleri komik denilebilecek şovlarla uyuşturuyor. Ayakta kalabilmek için kapital güçle yakın ilişkiler kurmaya çalışan din, yine ayakta kalabilmek için inandığı şeylerin tam tersini bağıra çağıra haykırabilecek kadar da kişiliksiz aynı zamanda. Ve bu tek taraflı çıkar ilişkisi, kapitalin kendisiyle hiçbir işi kalmayınca sonlanıyor: başını ezerek, kanlar içinde.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak hikayede bir güç savaşı görüyoruz: kapital din adamına, din adamı halka, sonra hepsi halka. Olan halka oluyor ama, tüm bunların buraya gelmesindeki en büyük etken onların aptallığı değil miydi zaten? &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3150158833968785496?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3150158833968785496/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3150158833968785496' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3150158833968785496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3150158833968785496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2010/02/die-kapitals.html' title='Die Kapitals'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/S3B2wj5Y6pI/AAAAAAAAARY/sUxQe-iLpY8/s72-c/Corporation_Hassels-In-My-Mind.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6694208586660302145</id><published>2009-06-04T21:50:00.006+03:00</published><updated>2009-06-04T22:40:24.998+03:00</updated><title type='text'>Seek the truth!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sigfvew5f8I/AAAAAAAAARA/_o04eJYRjZw/s1600-h/Setup.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343555858447564738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 122px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sigfvew5f8I/AAAAAAAAARA/_o04eJYRjZw/s200/Setup.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Geçenlerde Jacob's Ladder, Twelve Monkeys vb. gizemselli filmleri izleyip ne güzel şeyler olum bunlar diye kendime olum diye hitap ederken internette te 10 sene öncesinden kalma bir yazı gördüm. Adamın biri yaptıkları eserin yaratım aşamasında bu filmlerden esinlenildiğini söylüyordu. Alala ne ki bu derken karşıma çıkan yazıyla derin bir aboov çektim: Sanitarium. Amerika'da doğsam muhtemelen karizmatik bir wow çekerdim ama napalım burada bu işler böyle hacı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;a href="http://www.gamasutra.com/view/feature/3299/postmortem_dreamforges_sanitarium.php"&gt;http://www.gamasutra.com/view/feature/3299/postmortem_dreamforges_sanitarium.php&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sigf6YazJDI/AAAAAAAAARI/4EHVgJziHyY/s1600-h/sanitar_screen001.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343556045722821682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 127px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sigf6YazJDI/AAAAAAAAARI/4EHVgJziHyY/s200/sanitar_screen001.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tamam oyun falan bu ama ismi geçtiğinde bacak kaslarımda otonom tepinmelere neden olan 3-5 şeyden birisi olduğundan, ismini görür görmez final döneminde olduğum gerçeğini umursamayarak gecenin (ya da sabahın) 4.30'unda kurup oynamaya başladım deli gibi. Sonrasında hızımı alamadım neden bir yazıyla bu anı ölümsüzleştirmiyorum ki olum diyerek kendime yeniden olum diye hitap ettim. Oluyor böyle arada.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Pek fena araba kazası ve buna bağlı olarak hafıza kaybı yaşayan Max Laughton'ın kendini, gerçeği arayışı ve yaşanmışlıklarla-korkularla-uktelerle yüz yüze gelmesi üzerine kurulu bir oyun Sanitarium. Araba kazası sonrası "neredeyim, kimim ben" diyerek akıl hastanesinde uyanan Max'in geçmişe ve hayallere yaptığı yolculuklarla, limbik lobun içerisinde olabilecek en eğlenceli gezilerden birine çıkarıyor Sanitarium bizi. Senaryonun bu kadar esnek ana yapısı sayesinde Quetzalcoatlla karşı karşıya gelmek, Grimwallla ortalıkta hopursle hopursle gezinmek, oradan da kızkardeşinizin yerine geçip 20 yıl önceki evinizde geçmişi aramak aslında "nereloloyornan" dedirtmiyor fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2d bird's eye denen izometrik bir kameradan oynanan oyun, döneminin (1998) tipik macera oyunları görünümüyle karşılıyor bizi. Zamanına göre oldukça başarılı denebilecek grafikler, üzerinden 11 sene geçmesine rağmen çok itici gelmiyor. (aynı tarihlerde çıkmış 3d bir macera oyununu oynamak için metpamid-bulantı kesici- falan yutmak gerekebilir halbüse-gabriel knight 3- ) Ne var ki, yapımcısının da açıkça itiraf ettiği üzere, seslendirmeler çok başarısız. Hayır yani, rüyasında görse altına dolduracağı yaratıklarla yüz yüze gelince uykudan yeni uyanmış gibi "may gaaad" dememeli bir insan. Bu durumu seslendirmeye ayrılan pek sınırlı bütçeye ayırıyor oyunun senaristi Chris Pasetto. "Paramız çok olsa biz de bilirdik James Earl Jones'la falan çalışmayı" gibi şeyler de demiş adam. Haklı adam.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Aslında Sanitarium, oyunlarla iç içe olan pek çok kişinin kalbini f&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SighybJ0kbI/AAAAAAAAARQ/JBQkotuvY1M/s1600-h/sanitarium2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343558108041220530" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SighybJ0kbI/AAAAAAAAARQ/JBQkotuvY1M/s200/sanitarium2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ethetmiş 3-5 oyundan biridir ve bu açıdan hiç kadri bilinmedi rahmetlinin falan diyemeyiz, elbette ki hikayesi sayesinde. Hikayesini 3-5 saatte bir yeni oyun çıkaran oyun piyasasının diğer ürünlerinden ayıran yanı, pek fena seslendirmelerine rağmen oyuncusunu karakteriyle özdeşleştirmeyi başarıp, utanmadan üzerine de duygularıyla oynayabilmesi olabilir. Derinlerde yatan uktelerle, korkularla ilgili olduğunu söylemiştim ya; işte bunu surata çarpa çarpa yansıtıp bir de bu duygusallığın üzerine korku öğelerini katınca insanın duyguları folloş oluyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Korku öğesi demişken not etmekte fayda var; Sanitarium bir macera oyunu (adventure), olmasına da, aynı zamanda bir korku oyunu da. Ama tüm korku oyunlarından ayrıldığı bir nokta var: korkutmaya çalışmıyor! Günümüz korku oyunlarının genelde ani ses efektleriyle yaptığı bu işi Sanitarium komple her şeyiyle yapıyor; her yer, herkes, her şey o kadar ürkütücü ki insan bir süre sonra fena daralıyor. Ana menüdeki load game, save game seslendirmeleri bile ne fena lan. Bu açıdan da kendisinin apayrı bir yeri var oyun dünyasında.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Oyunun en vurucu yanı hikayesi orası tamam da, bizzat yazarına bakarsak öyle derin bir buhran anı, çok çılgın bir ilham gelmesi, baba tarafından tecavüze uğrama falan gibi ekstrem bir olaydan dolayı çıkmışlığı falan yok senaryonun; adamlar oturup hacı çok güzel bir oyun yapalım demişler ve yapmışlar. Kısaca hikaye şu; patron etrafına programcıyı grafikeri falan alıyor diyor nedir en sevdiğiniz türler, ortak birkaç şey çıkıyor. (arada seven, 12 monkeys ve jacob's ladder gibi filmlerin de ismi çokça geçiyor işte) Oyunun ana yapısı da sondan başa doğru çiziliyor bu esnada; bambaşka dünyaların bahsi geçiyor (önceden de bahsettiğim grimwalldan quetzalcoatla kadar) ve bu dünyaları bir araya getirecek ortak bir konu aranıyor. E bu kadar fikirden sonra kim olsa aynı sonuca varır sanırım: hafıza kaybı, flashback, falan. Yapımcının önceki oyunlarına da bakarsak Sanitarium'un kazara efsane olmuş bir oyun olduğunu söylemek de mümkün aslında. (chronomaster, dandik bir warhammer rts'si vs.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar güzel oyun yaparsanız yapın, eğer o oyun adventure'sa, satmıyor arkadaş bu bir gerçek. Malesef Sanitarium da aynı dertten muzdarip olmuş ve yapımcı firma Dreamforge Entertainment, 2 -oldukça vasat- oyun daha yapıp kepenkleri indirmiş. Şimdilerde çalışanlar nerelerdedir, neler yaparlar pek bilgi yok, ama böyle bir oyun yaptıktan sonra gidip de lojistik sektöründe kariyer kasacaklarını sanmıyorum. Dağıtımcı ASC Games de 2000'de kapanmış, ki bu ASC Games Grand Theft Auto efsanesinin ilk oyununun dağıtımcısıydı. Uu beybi beybi its a wild world neticede.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yazıyı burada sonlandırırken belirtmek isterim ki tepinmelerim hafifledi. Teşekkürler Dreamforge, teşekkürler Türkiye. Yakşamlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:78%;"&gt;bu arada yanda yukarda bir yerde youth hides the key to salvation diye bir şey var. işte o sanitarium'dan alıntı aslında. yaa.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6694208586660302145?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6694208586660302145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6694208586660302145' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6694208586660302145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6694208586660302145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2009/06/seek-truth.html' title='Seek the truth!'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sigfvew5f8I/AAAAAAAAARA/_o04eJYRjZw/s72-c/Setup.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-4777434571765175598</id><published>2009-05-04T21:42:00.003+03:00</published><updated>2009-05-04T22:14:10.305+03:00</updated><title type='text'>O kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sf8-Vt8B5UI/AAAAAAAAAQ4/3cQ56gQkGyo/s1600-h/asdsad.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 136px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sf8-Vt8B5UI/AAAAAAAAAQ4/3cQ56gQkGyo/s200/asdsad.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5332049026659509570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bir müzik türü bu. "Nası lan" denmeden önce söylemem gerekir ki nasıl bir albüm kapağında tür olarak symphonic epic holywood metal&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Rhapsody_band"&gt;(bkz&lt;/a&gt;) yazılabilen bir dünyada yaşıyorsak, 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'in bir müzik türü olduğu gerçeğini de kabullenmemiz gerekir dostlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında başlıbaşına bir türden ziyade &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Thrash_metal"&gt;thrash metal&lt;/a&gt;'in alt türüdür bu, genelde de &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bay_Area_thrash_metal"&gt;Bay Area&lt;/a&gt;'dan çıkmış örneklerinde görülebilir. Dolayısıyla genel olarak bu akımın arkasında &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Dave_Mustaine"&gt;Dave Mustaine&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Cliff_Burton"&gt;Cliff Burton&lt;/a&gt;'ın olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Sonuçta yapı olarak o dönemin thrash metal'i 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'i en içtenlikle benimseyecek metal türü olabilir ama bazı thrash metal grupları ağlamaktan ziyade sadece öfkeyi tercih etmiştir, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Slayer"&gt;Slayer&lt;/a&gt; gibi mesela. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapı olarak en içtenlikle benimseyecek tür neden thrash metal olsun peki? &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Punk_Rock"&gt;Punk rock&lt;/a&gt; kökenli asabi bir tür olarak thrash metal'in punk rock'tan en önemli farkı şüphesiz müziğinin agresifliğidir: makineli tüfek gibi riff'ler, bazen kulak tırmalayan(slayer), bazen de insanı cama çıkıp "allaaah!" diye imana getiren melodik ve gaza getirici sololar.(&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Testament"&gt;over the wall&lt;/a&gt;) Dolayısıyla "o kadar öfkeliyim" kısmı buraya kadar tamam. Ancak thrash metal müziğinin yapısının önemli bir kısmını &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Diminished_chord"&gt;diminished&lt;/a&gt; geçişler-&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tritone"&gt;triton&lt;/a&gt;lar-&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Chromatic_scale"&gt;kromatik dizi&lt;/a&gt;ler gibi aşırı dominant karakterli motifler oluşturduğu için bir yerde soloyu atanda "şimdi ağlayabilirim" hissini oluşturması çok da şaşırtıcı değil. Tüm bu verileri Dave Mustaine,  &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Alex_Skolnick"&gt;Alex Skolnick&lt;/a&gt; gibi "öfkeli ama duygusal" adamların önüne sunarsanız alın size misler gibi bir müzik türü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok erken dönem Metallica eseri -Orion, Master of Puppets -ki en tipik örneğidir- To live is to Die, aynı dönem bazı Megadeth eserleri -Good Mourning arpeji-, bazı Testament parçaları -Over the Wall- buna örnek olarak gösterilebilir. Thrash metal'e yakın bir tür müzik icra etmiş Jason Becker'ın solo eserlerinde (aynı zamanda Marty Friedman'la beraber yaptığı Cacophony eserlerinde de -Speed Metal Symphony) de bu müzik türünden etkiler görebiliriz. -Altitudes, Air-&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Metal dinleyicisi olan veya metale tahammül edebilen kişilerin arasında bir anket falan yapılsa, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;bu müziği&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; "oha harika" olarak tanımlayacak kişi yüzdesinin oldukça yüksek olacağını tahmin ediyorum; ki bu basitçe bir zevk-renk meselesi değildir, hatta bir noktada zevkler kişiye göre de değişmez, düşünseldir. (2. bir "nası lan"ın önüne geçmek için: bu konuyu irdelediğim bir &lt;a href="http://ksilofon.blogspot.com/2007/09/zevkler-ve-renkler-tartlmaz-m.html"&gt;yazı&lt;/a&gt; vardı eskiden) Neden diye soracak olursak bazı tahminler yürütebilirim sanırım. Zıtlıkların doğurduğu uyum eskiden beri pek çok sanat alanında önemli yer etmiştir; çirkinlikleri resmederek güzellik yaratan empresyonist ressamlar da bu işin ekmeğini yiyenlerden örneğin. Aynı zamanda zincirlerle adam dövülürken Beethoven'ın en majör, en coşkulu senfonisi olan 9. senfoninin çalındığı A Clockwork Orange'da da bu etkiyi görebiliriz. "O kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim" akımında da ö&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;fkenin ve duygusallığın yarattığı kontrast dolayısıyla dinleyenlerin tüylerini diken diken eden bir etkiyle karşılaşıyoruz. Kromatik diziden kromatik diziye, oradan diminished çıkışlara koşturan bir eser aniden acayip minör (evet bu terimi de müzik dünyasına armağan ediyorum: acayip minör) bir gitar solosuyla karşılaşıyoruz. 'Tüyler diken diken olmasın da ne yapsın sorarım size' diye tüm uğur dündarlığımla sormak isterim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Thrash metal tarihinin, hatta metal tarihinin en kaydadeğer örneklerinden bazılarını içine alması dolayısıyla üzerinde oturup iki satır düşünmeye değer bir akım 'o kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'. Hatta gaza gelip "okökşa is not dead" diye duvarlara falan da yazılabilir. O değil de okökşa ne acayip bir kısaltmaymış. diye bitireyim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-4777434571765175598?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/4777434571765175598/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=4777434571765175598' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4777434571765175598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4777434571765175598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2009/05/o-kadar-ofkeliyim-ki-simdi.html' title='O kadar öfkeliyim ki şimdi ağlayabilirim'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sf8-Vt8B5UI/AAAAAAAAAQ4/3cQ56gQkGyo/s72-c/asdsad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3636684844139106191</id><published>2009-04-09T22:26:00.011+03:00</published><updated>2009-04-10T00:35:38.164+03:00</updated><title type='text'>Medeni denyoluk</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5mnTkeiMI/AAAAAAAAAQc/p364dC635wQ/s1600-h/evil-inside.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322804635052705986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 184px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5mnTkeiMI/AAAAAAAAAQc/p364dC635wQ/s200/evil-inside.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kronolojik olarak gideyim; temelinde iyilik, yani çoğunluğun işine gelme-zarar vermeme kavramına dayanan dinleri üretebilmiş, babil gibi bir uygarlık kurabilmiş, tuvaleti icat edebilmiş (en güzel buluşlardan biridir bence, insanın sıçarken kimselere çaktırmadan dergi okuyabilmesi gibi bir buluş bilim tarihinin neresinde var hı?), gerektiğinde tüm üstün görünen özelliklerine rağmen tevazuyu ve gerçekleri tercih edip dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyebilmiş, Ay Işığı Sonat'ını besteleyebilmiş, kendi boyundan yaklaşık 400 milyon kat uzaktaki uz(ay)a uçabilmiş bir canlı türünün evlatları olarak kendimizi bir bok sanmamız kısmen anlaşılabilir bir olay; kısmen bu yüzden dinleri icat etmemiz ve bu yüzden etrafımızdaki her şeye hükmetme hakkını kendimizde bulmamız da öyle. Binlerce yıl alan 21. yüzyıl medeniyetinin inşaası insanları özünden o kadar yabancılaştırmış ki etrafımıza bakıp gelişmiş bir hayvan olduğumuzu kabul etmemiz hiç de kolay değil. Ama zeka denen nöron yumağının bu kadar şey yapıp da özünü komple reddetmesi hiç de anlaşılır bir şey değil. Hayır, hiç de sevgi pıtırcıkları değiliz, sadece gelişmiş birer hayvanız. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bir insanın bu sonuçları herhangi bir genetik-evrim-biyoloji kitabından çıkarması g&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5mtqi4LvI/AAAAAAAAAQk/uEUIDF8DgCI/s1600-h/toilet.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322804744299228914" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 142px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5mtqi4LvI/AAAAAAAAAQk/uEUIDF8DgCI/s200/toilet.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;erekir. Tabi pek çok insanın bu terimlerin anlamlarını bile bilmediğini düşünecek olursak; muhtemelen sağdan soldan duymuş olabileceği sosyal psikoloji deneylerinden de haydi haydi çıkar. Hadi onu da duymadı diyelim, ilkokulda gördüğü tarih dersinde duymuş olması lazım Asurluları filan. (duymamış olanlara not; vahşi ve zalimliğiyle ünlü bu yukarı mezopotamya ülkesi pek çok kez hiçbir neden yokken sağa sola saldırmıştır; belki ganimet, belki toprak, çok kez sırf prestij ve düşmanlarının gözünü korkutmak için) Hadi tarihi de geçtim, günümüzde de devam eden savaşları, veya 2. dünya savaşını falan da duymamış olamaz bu insan. Peki bu insan neden saftirik bir hümanizm içinde kozasından yeni çıkmış gibi papatyalardan papatyaya koşup oynamaktadır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;30-40 yıl önce yapılan kimi sosyal psikoloji deneyleri de insanların sevgi pıtırcığı olmadığına dair önemli sonuçlar ortaya koydu.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Derinde yatan şaşırtıcı bir gerçeği açığa vuran her şey gibi ilgi çekici olduğu için pek çok yerde karşılaşma olanağı var bunlarla zaten ama ben yine de değineyim. Stanford deneyi veya Milgram deneyi olarak bilinen deney sanırım bunların içerisinde en meşhuru. 1961'de yapılmış bu deneyde çeşitli kişilik testlerinde bir sorun göstermemiş (yani normal, senin benim gibi) kişilere içinden öğretmen veya öğrenci olarak konumunu belirleyecekleri bir kura yapılıyor. Hileli olan bu kurada her deneğe öğretmen sonucu çıkıyor. Öğrenci (ki kendisi sadece bir ses kaydı; yok yani böyle bir kişi) ile aralarında bir duvar bulunan bu deneğe, öğrencisine kimi sözcükleri telaffuz etmesini söylemesi söyleniyor; yanlış bir telaffuzda gittikçe artan dozajda elektrik verilmesi gerektiği de. 75 volttan başlayan bu elektrik olayı zamanla bir insanı rahatlıkla öldürecek düzeylere kadar çıkıyor; deneklerin %70 civarı ise kendisine söyleneni yerine getiriyor ve yanlış telaffuz edilen bir kelime için, otorite öyle söylediği için öldürücü dozlarda elektrik &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5n8qwJxCI/AAAAAAAAAQs/4nwFiJrgyLE/s1600-h/milgram.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322806101564572706" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 153px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5n8qwJxCI/AAAAAAAAAQs/4nwFiJrgyLE/s200/milgram.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;verebiliyor. Bir diğer meşhur deney ise Philip Zimbardo'nun 1971'de yaptığı deney. Bu sefer hileli olmayan bir seçimle deneye katılanlar arasında gardiyan-mahkum dağılımı yapılıyor; amaç otoritenin insana verdiği gücü ve otorite altındakilerin tutumlarını gözlemek. Deneye katılanlar kendilerini öyle kaptırıyorlar ki bir süre sonra şiddet, sinir krizleri, bağırış çağırış alıyor başını gidiyor. Hatta deneyi yapan Zimbardo bile öyle kaptırıyor ki deneyi gözlemeye gelip gördükleri karşısında şaşkına dönen asistanının deneyin sonlandırılması gerektiğini söylemesi üzerine hayrete düşüyor. Neyse ki deney 6. günde sonlandırılıyor. Daha sonra 2001 yılında bu deneyi konu alan Das Experiment adlı bir film yapılıyor. Onlar eriyor muradına, biz çı.. bi dakka olm yazı bitmedi daha ya.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;2. Dünya Savaşı da insan içgüdüsünü anlama adına bir sosyal psikoloji deneyiymişçesine okunabilir bir anlamda. Final Solution denen Yahudilerin katledilmesi olayında önemli bir rolü bulunan Adolf Eichmann bu açıdan incelenesi bir örnek. Yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin (2 milyonu gaz odalarında olmak üzere) öldürülmesinde imzası bulunan Eichmann'ın (Gestapo başı) yargılanırkenki tutumu oldukça şaşırtıcı bulunmuş; zira yaptıklarından hiç gocunmayan, sadece kendisine söyleneni yaptığını söyleyen, bu anlamda başarılı bile denebilecek bir devlet memuru. Evet Zimbardo'nun deneyindeki gardiyanlar gibi, ya da Milgram'ın deneyindeki öğretmenler. Hannah Arendt'in kendisi hakkında yazdıkları da pek manidar: "fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: sıradan bir devlet memuruydu. dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Buna benzer örnekler günlük hayatta da karşımıza çıkıp duruyor; tabi bu kadar kör göze parmak şeklinde olmasa da. Çevremden bir örnek vereyim; kekeme ve mülayim mizaçlı bir arkadaş var bizim sınıfta. Ara sıra masa tenisi oynamaya gidiyoruz beraber, 2 masa olduğundan 2'li takımlar şeklinde maç yapılıyor genelde. Ve bu arkadaş kimin takımındaysa (kendisi pek başarılı bir masa tenisi oyuncusu da sayılmaz) takım arkadaşı tarafından hakarete varan sözler işitiyor. Ama aynı hakaretçi kişinin yanına en az kekeme arkadaş kadar kötü oynayan başka biri geldiğinde aynı kişinin ağzından aynı sözler çıkmıyor. Buradan, hakaretçi kişinin (ki bu tabii ki tek bir kişi değil, kim denk gelirse) bu zayıf kişi karşısındaki sert şekilde eleştirme-aşağılama tutumlarını, kendisini zayıfın karşısında bir otorite figürü olarak gördüğü yorumunu çıkarabiliriz; aynı zamanda tıpkı bir otorite gibi kendisini eleştirmeye pek yanaşmayışı da bu yorumu destekler. Şimdi bu her gün masa tenisi oynayıp ders arasında muhabbet ettiğimiz adamı Milgram deneyine koysak 450 voltu dayamaz mı? Ya da gardiyan yapsak bunu, mahkumlara coplarla kafa göz girişmez mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Suç ve Ceza'yı yazmış, Ay Işığı Sonatı'nı bestelemiş olabiliriz ama varoluşumuzun sebebi olan, kendini sürekliliğe programlamış genler bizi ele veriyor. "Nedir yani, adi şerefsiz dalaksız ciğersiz mahluklarız ee yani" denebilir, denmesin, kalbimi kırmayın. Medeniyet zeka denen nöron yumaklarının sayesinde kuruldu; onu ancak bu yumağın denyoca kullanımı geri götürebilir. Yapmayalım bunu, ayıp.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3636684844139106191?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3636684844139106191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3636684844139106191' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3636684844139106191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3636684844139106191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2009/04/medeni-denyoluk.html' title='Medeni denyoluk'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sd5mnTkeiMI/AAAAAAAAAQc/p364dC635wQ/s72-c/evil-inside.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-7410710622472550707</id><published>2009-03-04T11:34:00.007+02:00</published><updated>2009-03-05T07:49:51.693+02:00</updated><title type='text'>I like rusty spoons</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5309265288374948434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 148px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sa5MpmvmklI/AAAAAAAAAP0/fkvQnJvJjp4/s200/SaladFingers.jpg" border="0" /&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;En sevdiğin animasyon ne diye sorsalar, ki bir insan niye böyle bir soru sorar anlam veremedim şimdi ama devam edeyim, Salad Fingers demek için çok fazla düşüneceğimi sanmıyorum. Pek çok kişinin izlerken dellenip kapadığı bir animasyonu bu kadar sevmek sağlıklı bir şey mi bilmiyorum gerçi ama, amaan. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;2004 yılında David Firth'in yarattığı, Flash'ta yapılan bir animasyon bu. Müzikleri hariç (ki en az animasyonun kendisi kadar rahatsız edici olduğu söylenebilir; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Boards_of_canada"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Boards of Canada&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; sağolsun) tamamen &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.fat-pie.com/"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;David Firth&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; mamülü. Hikayeyi özetlemek gerekirse; rahatsızlık verecek kadar sakin bir gezegende yaşayan Salad Fingers adlı yeşil suratlı mutantın salata şeklindeki parmaklarıyla objelere dokunup orgazm olmasından ve bu yapayalnız hayatını çeşitli meşgalelerle geçirmeye çalışmasından doğmuş acayip bir hikaye Salad Fingers'ın hikayesi. Muhtemelen kendisi,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; bilinçaltına itilmiş&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; ölüm, yalnızlık ve çeşitli şeylere duyulan fetişin dışavurumunu temsil ediyor. Çevresinde ve içindekilere tamamen zıt olarak aşırı nazik mizacı da bu animasyonu bu kadar ürkütücü kılan şey olsa gerek.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Normalleştirilmiş kişisel algıların ışığı altında ilk bakışta iğrenç, ikinci bakışta korkunç, üçüncü bakışta "lan..ben..neyse" olarak görünse de sonraki bakışlarda ne idüğü bir ihtimal anlaşılabilen şey aslında Salad Fingers. Anime edilmiş bir &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Skrik"&gt;Skrik&lt;/a&gt;'tir aslında bu, herkesin ta içinde olan ama bir o kadar yabancı olunan, izlemeye dayanılamayan şeyi anlatır. &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/21st_Century_Schizoid_Man"&gt;21. yüzyılın şizoid bir adamıdır&lt;/a&gt;, iletiştiği tek kişi kendi parmaklarıdır ve bu iletişim onun için öylesine önemlidir ki, parmakları ona yaratılış amacıymışçasına orgazmik bir zevk verir; bu yüzden onun ismi, varoluşunu ve aslında ne olduğunu sembolize eder. Çekmekte olduğu varoluş sancısı bakımından &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/La_nausee"&gt;Bulantı&lt;/a&gt;'nın Roquentin'i ya da &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Stranger_(novel)"&gt;Yabancı&lt;/a&gt;'nın Mersault'su, Salad Fingers'ın insan biçimine bürünmüş biçimidir bir bakıma. Veya mevzubahis Salad Fingers olduğundan şöyle demek daha mantıklıdır ki; Roquentin ya da Mersault'nun &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Salad Fingers&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; biçimine bürünmüş halidir &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Salad Fingers. (hmm)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kendisini yaratırken David Firth'ün ilham aldığı isimlerin arasında Tim Burton, David Lynch, Chris Morris gibilerini görmek pek şaşırtıcı değil. Her ne kadar bu animasyon ekstrem bir örnek olsa da David Lynch'in bilinçaltıyla alıp veremediklerini Tim Burton gotizmine katınca ortaya aşağı yukarı böyle bir şey çıkıyor. Üstüne bir de Aphex Twin, Sigur Ros, Boards of Canada gibi şahane insanların eserleri eklenince yenmiyor da yanında yatılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yabancı ülkelerde bir hayli popüler olsa da Türkiye'de pek tanınmıyor Salad Fingers. Hatta sanıyorum Avustralya'da, bir festivalde 7 bölümünün gösterimi yapılmış. (tarih itibariyle 8 bölümü var) Aslında bir bakıma daha iyi Türkiye'de bu kadar tanınmıyor olması, zira tanınsa muhtemelen &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nightmare_before_christmas"&gt;Jack Sk&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sa5UCXN85TI/AAAAAAAAAP8/mWPcaMiKscY/s1600-h/Puppet_Friends.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5309273410285397298" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 146px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sa5UCXN85TI/AAAAAAAAAP8/mWPcaMiKscY/s200/Puppet_Friends.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nightmare_before_christmas"&gt;ellington&lt;/a&gt; gibi, Sally gibi güzel bir animasyonu ıvır zıvır aracılığıyla piç etme organizasyonunun kurbanı olurdu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Her ne kadar sevilebilirliğini garanti edemesem de, ki izleyenlerin pek çoğunun nefret edeceğini de sanıyorum, hayal gücünün nelere kadir olduğunu görmek açısından bir göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum kendisinin. &lt;a href="http://www.fat-pie.com/"&gt;Fat-Pie&lt;/a&gt;'da 8 bölümü mevcut. İzleyin gari.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-7410710622472550707?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/7410710622472550707/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=7410710622472550707' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7410710622472550707'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7410710622472550707'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2009/03/i-like-rusty-spoons.html' title='I like rusty spoons'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Sa5MpmvmklI/AAAAAAAAAP0/fkvQnJvJjp4/s72-c/SaladFingers.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6238210093435055091</id><published>2008-05-16T20:26:00.006+03:00</published><updated>2008-05-17T00:14:00.655+03:00</updated><title type='text'>Ben, ben, ben, öteki</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SC30dXKnVaI/AAAAAAAAAKw/Dz1Kpghm8Lo/s1600-h/kavanoz.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SC30dXKnVaI/AAAAAAAAAKw/Dz1Kpghm8Lo/s200/kavanoz.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201081929954710946" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Anaokulundan yeni geldim, günün yorgunluğuyla kendimi kanepeye bıraktım, dedim hacı Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok yau öyle değil. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başroldeki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Lama'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan filan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki sekreter kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutunabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta t&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;ıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Sene olmuş 2008, ben yavaş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoloğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilecek olanlar için "yok yau Radikal'de gördüm ehe" cevabını vermek isterim, okumak isteyenler için 11 Mayıs tarih&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;li yazı &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&amp;amp;ArticleID=877177&amp;amp;Date=11.05.2008&amp;amp;CategoryID=99"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;şurada&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;. Benzer bir yazı olan London Review of Books'ta yayınlanan bir başka Zizek makalesi ki o da &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/106851/tibet-shangri-la-degil"&gt;bianet&lt;/a&gt;'te&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursuyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? &lt;em&gt;"Batının asıl derdi otantizm"&lt;/em&gt; diyor Zizek:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;"Batı’da bu kadar çok insanın Çin’e karşı protestolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama’nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet’in cazibesine kapılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım &lt;a href="http://ksilofon.blogspot.com/2008/05/savulun-kt-adam-geliyor.html"&gt;yazının&lt;/a&gt; öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar -sanıyorum 1 aydır- o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış ensest duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vesaire)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp egolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım pipimi prizlere sokar elimle popomu mıncıklardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursanmazlığını yaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazamadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;not: işbu yazı bir önceki yazıya yorum olarak yazılmak istenmiş ama sonradan gaza gelinip cillop gibi bir sıçmığa dönüşmüştür, böyledir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim - Özgür Kokuçin - Kavanoz - &lt;a href="http://www.sinekkavanozu.com/sinek07.htm"&gt;Sinek Kavanozu - 7&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6238210093435055091?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6238210093435055091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6238210093435055091' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6238210093435055091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6238210093435055091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2008/05/ben-ben-ben-teki.html' title='Ben, ben, ben, öteki'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SC30dXKnVaI/AAAAAAAAAKw/Dz1Kpghm8Lo/s72-c/kavanoz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-714612751707263239</id><published>2008-05-04T20:05:00.002+03:00</published><updated>2008-05-04T20:13:33.770+03:00</updated><title type='text'>Emeyzin lezzeti harika</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SB3unT6xj6I/AAAAAAAAAKY/R7Up_hYI7QI/s1600-h/repci.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5196571904184520610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SB3unT6xj6I/AAAAAAAAAKY/R7Up_hYI7QI/s200/repci.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Çocuk rap'i kadar tiksindiğim bir şey yoktur şu hayatta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:40%;"&gt;3 aylık suskunluğu bu derin anlamlı sıçmık ile bozayım istedim. Üstüme gelmeyin.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-714612751707263239?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/714612751707263239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=714612751707263239' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/714612751707263239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/714612751707263239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2008/05/emeyzin-lezzeti-harika.html' title='Emeyzin lezzeti harika'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/SB3unT6xj6I/AAAAAAAAAKY/R7Up_hYI7QI/s72-c/repci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-7276072474335146286</id><published>2008-02-10T12:39:00.000+02:00</published><updated>2008-02-10T19:00:14.567+02:00</updated><title type='text'>Cümle noksanlığın bittiği yer*</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R67Vj9fTVhI/AAAAAAAAAKI/Gorl8IBRNH8/s1600-h/asdasd.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5165300636418528786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R67Vj9fTVhI/AAAAAAAAAKI/Gorl8IBRNH8/s320/asdasd.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Buralara bir sürü şeyler yazacaktım ama vazgeçtim, yukarıdaki bir alışveriş merkezinin posteri olan şey zaten her şeyi anlatıyorken tekrarlara hiç gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birileri bizimle çok fena taşak geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne mutlu geçirenlere.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:60;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:60;"&gt;*yazar burada Yunus Emre'ye gönderme yapmış.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-7276072474335146286?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/7276072474335146286/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=7276072474335146286' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7276072474335146286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7276072474335146286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2008/02/cmle-noksanln-bittii-yer.html' title='Cümle noksanlığın bittiği yer*'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R67Vj9fTVhI/AAAAAAAAAKI/Gorl8IBRNH8/s72-c/asdasd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-1744434184375532366</id><published>2008-01-24T00:56:00.000+02:00</published><updated>2008-01-24T19:49:58.334+02:00</updated><title type='text'>Pedofili, pirinç ve kumdan kaleler üzerine</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLjzzq_KI/AAAAAAAAAJk/tqn1N9wWteg/s1600-h/pedofili.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLjzzq_KI/AAAAAAAAAJk/tqn1N9wWteg/s200/pedofili.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159097189215698082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a href="http://www.nambla.org/"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;NAMBLA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;strong&gt; sözcüsü:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt; Atalarımız bu ülkeye yerleştiler çünkü... inançları vardı. "Özgürlük" dediğimiz bir inanç. İnançları yüzünden kimsenin yargılanamayacağı bir&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt; yerde yaşamaktı istekleri. İstediği şekilde yaşamayı seçebilecek insanların bulunduğu bir yerde yaşamak. Bizi cinsel açıdan sapmış olarak görüyorsunuz, çünkü sizden farklıyız. İnsanlar bizden korkuyor, çünkü anlamıyorlar. Ve bazen suçlamak, anlamaktan daha kolaydır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Kyle:&lt;/strong&gt; Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;strong&gt;N:&lt;/strong&gt; Biz insanız. Çoğumuz küçük çocuklara ilgi duymayı seçmedi bile. Böyle doğmuşuz biz. Ne olduğumuzu inkar edecek değiliz, ve sizler bunu anlayamıyorsanız, eh bizi uzaklaştırmaktan başka yol yok.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;strong&gt;K:&lt;/strong&gt; Dostum.&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;strong&gt;Stan:&lt;/strong&gt; Evet, insanlar arası eşitlik, hoşgörü, bu tarz gay ıvır zıvırlara biz de inanırız, ama dostum, siktir git."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;South Park - 4. Sezon - Cartman Joins Nambla'dan&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Politik değil de toplumsal olan faşizmin çeşitli türleri var: toplum düzenine uymadığı için tıp yargıçları tarafından tecrit hükmü verilen psikiyatrik faşizm; konuşma yasağı değil de söyleme mecburiyeti (&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=fasizm+konusma+yasagi+degil+soyleme+mecburiyetidir"&gt;bkz&lt;/a&gt;) şeklinde beliren düşünsel faşizm; mahalle baskısı, çevrenin isteklerine uyma zorunluluğu, farkında olmadan robotlaştırılan insan projeleri şeklinde karşımıza çıkan &lt;strong&gt;süper ego faşizmi&lt;/strong&gt;... Toplumu dikkatle incelerseniz bu liste daha uzar; ancak incelemelerin sonucunda çıkan çarpıklıkların büyük çoğunluğu yukarıda örneklediklerimden sonuncusuna girer. Bu yazıda bundan bahsedeceğim ve tıpkı Atina'yı uyuşuk bir at, kendisini de at sineği olarak tanımlayan Sokrates gibi kimi atlaşmaların üzerine gidip sineklik yapmaya çalışacağım. Bu pek süslü tanımlarla nitelendirdiğim ve ileride açıklamaya çalışacağım sonuncu kategorinin herkesçe bilinen (ve aslında çoğunlukla ne olduğu bilinmeyen) bir adı var: &lt;strong&gt;ahlak&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Etik (ahlak felsefesi) hakkında Wikipedia'da yazılanları okurken beni gören dedem şöyle dedi:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;"Etik.. hmm.. ahlak, aslında iyidir. Yabancıların yazdıklarını okuyunca işler karışabiliyor, onların aile içi davranışları bizden çok farklı, mesela aile içinde rahatlıkla bağırıp çağırabiliyorlar. O yüzden fazla karıştırmadan düşünmek lazım.. iyidir aslında ahlak."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Yaşlı insanların sahip olduğu en önemli şeyin yargıları olmasının temelinde çok mantıklı sebepler var: sağdan soldan yayılan ve içinde olmaya mecbur hissettikleri "old and wise" imajı, kendine ayrılan sürenin dolmaya başladığının hissedilmesinden doğan bir "biliyorum, pek çok şeyi çözdüm, senden daha çok yaşadım" düşüncesinin altında yatan "senden daha fazla fikir üretme hakkım var" kibiri, sahiden de çok yaşamış olmaları ve pek çok düşünce üretmiş olmanın hazzını yaşama istekleri... Bu yüzden yargılar yaş ilerledikçe daha fazla kemikleşir, değiştirmek daha zor olur ama küçüklükten gelen bir sorgulama kültürü edinilmemişse, o yargılar trajedinin derin sularına itiliverir farkında olunmadan. "Niye" sorusuyla cevabı alın(a)mamış bir yargının hiçbir değeri yoktur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Ahlak neden iyidir? İyi, neden iyidir? Ahlakın temeli nedir ve bizi ona mecbur kılan şey nedir? Ve en yıkıcı sorumuz geliyor: her dakika ahlaksal tutarsızlığın doruklarında gezinen ahlak sözcülerinin ahlak iyidir vaazlarını inandırıcı kılan en ufak bir şey var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Açıklamasını yapacağım konu başlıklarını sıralayayım: ahlak diye insandan bağımsız bir şey yoktur, ahlak, toplumsal yaşayışı düzenli kılması açısından oluşturulmuş bir insan üretimidir, insanlar bencildir ve her şeyi kendileri için yaparlar, iyilik-yücelik-veya adına her ne diyorsanız- yüce şeyler&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt; insana ait olamaz, bunlar sadece sanal bir ahlakın gölgesidir ve insanları bencil varlıklar olmaktan kurtaramaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Çok mu yüklendim? Devam edelim..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;İlk önce bencillik konusuna değinmek istiyorum. Bunu ben kullandığımız anlamda (kötü anlamda) bir sıfat olarak değil, insan varoluşunun tam da olması gerektiğini söylemek istediğim şekilde kullanıyorum. Günümüz insanı, milyonlarca yıl süren evrimsel bir sürecin sonunda, yani yaşamda kalma savaşının sonunda galip gelmiş atalarının yavrularıdır. Her tarafımız yaşama uygunluk sıfatıyla donanmış olup insan bedeninin "kusursuz" görünümü, kusursuz olmaya mecbur olmasıdır basitçe; zira kusursuz olmayanlar doğal seçilimin acımasız eleğiyle elenmeye mahkumlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Evrim ilerledikçe, canlıların yaşayış şekilleri de evrimleşti biyolojik gelişmi&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;şle&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;re çok da mantıklı bir şekilde paralel olarak. Birlikte yaşayarak canlı kalma şanslarının arttığını gördüler örneğin. Bu birlikte yaşam onlara bazı zorunluluklar getirdi: birbirlerine karşı sorumluluk duygusu, görev bilinci, toplumsal yaşamın çeşitli getirileri.. Artık ataları gibi yaşamaları uygun olmazdı, zira "gelişmişlerdi".&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;"Güç, sorumluluğu beraberinde getirir." denir&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLejzq_JI/AAAAAAAAAJc/S4nW4kvAHko/s1600-h/superman.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLejzq_JI/AAAAAAAAAJc/S4nW4kvAHko/s200/superman.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159097099021384850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt; Superman&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;'de&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;. Artı&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;k insan güçlüydü ve sorumluluklarını üstlenmek zorundaydı. Önünde duran yemeğe saldıran maymunlar gibi davranmamalıydı örneğin; önündeki eti mideye indirirse kardeşinin (paylaşmamasından dolayı) ona karşı besleyeceği kinin kendisine zarar vereceğinin hesabını yapabiliyordu artık. Bu "hesap işlemi"nden başka bir şey olmayan ve toplumsal yaşamın çok doğal bir sonucu olarak, ahlak doğdu işte. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Bencillik kısmına geri dönelim; her insanın her şeyi tamamen kendisi için yaptığını belirtiyorum. Bunu bencilliğin gündelik dilde kullanılan şekliyle düşünenler kabul etmiyor, etmek istemiyorlar; ama onların düşünme yolunda saptıkları yanlış şu an için beni ilgilendirmiyor. Bakkaldan sakız çalmanın ahlaka aykırı olmasının sebebi, bu fikrin evrene genellenip elde edilen sonucun olumsuz oluşundan kaynaklanır. Her bakkaldan sakız çalınsa ne olurdu? Bakkal batardı, muhtemelen de sopayla kovalardı. Sopayla kovalanma ihtimali, sakız çalınarak elde edilecek faydadan daha mı önemsizdir? Hayır, değildir. İşte gördüğünüz gibi farkında olunmadan yapılan bu hesap işlemlerinden ahlak sistemi doğar ve küçük beyinlere yerleşir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Küçük beyin diyerek aslında ahlakın bizdeki en temel noktasına parmağımı sokuşturuyorum. Basit hesap işlemleriyle evrene genellenen ahlak, gücünü süper egodan alır. Dünyayı daha yeni tanımaya başlamış bir bebeğin küçücük beyninde, sonradan oluşturacağı yargıların temeline yerleşir ve kişinin yaşamını yönetir. Ve sorgulamadan kabul eden beyin, zaman değişse de mevcut zamana eski ahlakın uygunsuz olabileceği konusunu görmezden gelerek eskiyi kabul eder: "ahlak, iyidir aslında."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;Yazının en başında örneğini verdiğim pedofili "ahlaksızlığı" da bu düşünce eksikliğinden nasibini almıştır aslında. Sırf doğuştan getirdiği bazı dürtüler toplumla uyuşmuyor diye pedofiliklere ahlaksız etiketini yapıştırmak, akıl hastası olduğu için bir şizofreni toplumdan uzaklaştırmaktan farksızdır; ikisine de insan varoluşuna dışarıdan, haksız bir müdahale söz konusudur. Ancak bu, işin varoluşsal kısmı, yoksa elbette ki bu düşünce fazlasıyla saftır, hatta zararlı olduğu da ileri sürülebilir. İnsan, günümüzde toplum içinde doğmaya mahkumdur ve bunun getirisi olarak bazı sorumluluklara da mahkum bırakılır; kimi varoluşsal problemler kişinin kendisine aittir ve toplumla uyuşmadığı için denetlenmesi ve icabına bakılması şarttır. Üstelik, pedofili olayında çocuğun rızasının olmaması, kimi şizofrenlerin ise etrafa zarar vermesi gibi "zarar" temelli bazı durumlar da var. Velhasıl, pedofili bu yüzden ahlaksız olarak kabul edilmekte, akıl hastaları bu yüzden böyle bir ahlak anlayışının acısını çekmeye mahkum bırakılmaktadır. Toplumsal düzen gereği olması gereken budur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Ahlak denilen sanal yaratının kaynağına biraz daha göz atacak olursak.. Ahlak, ne kadar ararsak arayalım, "orada bir yerde" değildir. Hatta içimizde bir yerde de değildir. O hiçbir yerdedir. Feuerbach, Thomas Hobbes gibi filozoflar da 3-5 yüzyıl önce benzer düşünceler öne sürerek bağımsız bir ahlakın varlığını reddetmişler. Örneğin Feuerbach'ın materyalist ahlak anlayışında birey, yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler) ile ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlak oluşur. Yani ahlak, toplumsal bir düzenden başka bir şey değildir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Ahlak üzerinden bazı örnekler vererek neden bunların sanıldığı kadar "yüce" değil, sadece çocukluktan getirdiğimiz bazı düşüncelerin yan ürünleri olduklarını anlatmak istiyorum. Önce Hobbes'un başına gelen bir olaydan bahsedeyim:&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Bir gün Hobbes'u dilenciye para verirken gören bir arkadaşı yanaşıp sormuş: "bencilliğinize ne oldu sizin kuzum? hani herkes her şeyi kendisi için yapardı, nerede tutarlılığınız?" Hobbes da şu şekilde kapağı monte eder: "dilencinin varlığı bende acıma duygusu yarattı ve ona değil, acıma duyguma yardım etmek, onu yenebilmek için şu an ona para veriyorum."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Bu öyle temel bir noktadır ki iyilik sanarak yaptığımız her şey için genelleştirilebilir. Pazarda yaşlı bir teyzenin torbalarını taşıma isteğinizin "teyzeye" yardım etme amaçlı olduğunu nereden çıkardınız? Hobbes gibi biri gelse, onu kendi duygularınızı tatmin etmek istediğiniz, bu şekilde kendi kendinize "iyi" imajı vermeye çalışarak varlığınızı olumlandırmaya çabaladığınızı söylese, aksini nasıl kanıtlayabilirsiniz? &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Bu, sanıldığı gibi kötü bir durum değil, önceden de dediğim gibi yaşıyor oluşumuzun, evrim savaşında şu ana kadar galip geldiğimiz için sahip olduğumuz biyolojik donanımın çok doğal bir sonucudur.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Kuşaktan kuşağa aktarılan, insandan bağımsız olmayıp insan üretimi olan ve toplumsal yaşayışın bir getirisi (ve aynı zamanda gerekliliği) olan ahlakın dinle de önemli bir ilişkisi var. Temelinde ahlak düzeni oluşturmayı amaçlayan din, insanların (neden iyi değil) neden kötü olmadıkları konusunda bir hayli etkilidir. Her ne kadar pek çoğumuz aslında hesap yaparak ahlaki kurallara biz farkında bile olmadan ulaşsak ve ona göre yaşasak da, dini inançlarımız da kötü olarak etiketlenen "olumsuz genellemelerden" uzak durmamıza neden olur. Çalmak, sopayla kovalanmak gibi bir getirisi olduğu gibi, günah gibi götürüsü olan bir eylemdir aynı zamanda. Gerek toplumsal yaşayış, gerek dinsel buyruklar olsun, her taraftan lanetlenmiştir ve bu yüzden "ahlaksızlık" olarak kabul edilmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Coğrafi ve kültürel özelliklere bakıldığında da ahlakın insan üretimi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu konuda Douglas Adams adlı şahane ademoğlunun "Is there an artificial god?" başlıklı bir konuşmasında yer alan örneği aktarayım. Adams, Man on Earth isimli farklı yerlerdeki kültürleri inceleyen bir kitapta yer alan Bali örneğini anlatıyor. Pirinç üretiminin çok fazla olduğu, her gün her sofrada bulunduğu, yaşam için adeta zorunlu olan bu maddenin kutsallaştırıldığı bir yer Bali. Kilise tarafından &lt;span style="font-family:verdana;"&gt;düzenlenen bayramların tarihleri, toplum arasında pirince yaklaşım tamamen bölgedeki pirinç yoğunluğuna bağlı olarak düzenlenmiş ve bu yoğunluk, onu, kültürlerinin-ahlaklarının bir parçası haline getirmiş. Şayet Bali'ye gidecek olursanız, sakın pirinçsel bir müsriflikte bulunmayın. Sopayla kovalanabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLTjzq_II/AAAAAAAAAJU/kWZC1vJhcIk/s1600-h/kumdankale.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLTjzq_II/AAAAAAAAAJU/kWZC1vJhcIk/s200/kumdankale.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159096910042823810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;Ahlak bu kadar göreceli ve bu kadar muğlak iken haliyle sorgulama erdeminden yoksun bireyler, fena tutarsızlıklarıyla ahlak dedikleri şeyin tam karşısında durma isteği bile yaratabilir biraz düşünen bir beyinde. Şöyle diyor Ian Anderson, Thick as a Brick'te:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;br /&gt;And the sand-castle virtues are all swept away &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;In the tidal destruction the moral melee. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;The elastic retreat rings the close of the play&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;As the last wave uncovers the newfangled way.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;But your new shoes are worn at the heels&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;And your suntan does rapidly peel&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;And your wise men don't know how it feels&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;To be thick as a brick.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Düşünmeyen toplumun ahlaki değerlerini kumdan kalelere benzetiyor bu satırlarla Anderson. En ufak bir dalga geldiğinde yıkılan, hiçbir temeli olmayan kumdan kalelere. Yeniyi bu kadar çabuk kabul etmelerine de veriştiriyor; yeni olan her neyse bir an önce tüketip atmalarını da güneş yanığına benzetiyor: ışıl ışıl parlayan, ancak sadece kısa bir süreliğine etkili olan, temelsiz bir yanığa. Bu yüzden, diyor; düşünün, eleştirin, aklınızın götürdüklerini temellere oturtun ve kumdan kalelere tapan akılsızlardan biri olmayın.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Yazının başında sıraladığım soruların cevaplarını özetleyerek noktayı koyalım: &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;Ahlakın iyi olması için bir sebep yoktur, ancak bu onun gereksiz veya kötü olduğu anlamına gelmez. Hatta aksine gereklidir; neticede toplum düzeninin bir sonucudur ve mevcut ahlaka toplu bir karşı çıkış olsa, bu bizi evrim basamaklarında gerisingeri götürür. Önemli olan ahlak konusunda "kumdan kale ahlaklılarından" daha fazla şey görüp farkındalığı artırmak ve daha tutarlı bir birey olmak adına, ahlakımızı düşünce temeline oturtmaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana;font-size:100%;"  &gt;İleride olur da daha da evrimleşip homo sapiens sapiens sapiens falan olursak, geriye dönüp sopayla kovalamasınlar bizi diye.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-1744434184375532366?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/1744434184375532366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=1744434184375532366' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/1744434184375532366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/1744434184375532366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2008/01/ahlak.html' title='Pedofili, pirinç ve kumdan kaleler üzerine'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/R5jLjzzq_KI/AAAAAAAAAJk/tqn1N9wWteg/s72-c/pedofili.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-8158947151131445451</id><published>2007-11-02T14:55:00.000+02:00</published><updated>2007-11-03T00:45:32.260+02:00</updated><title type='text'>İsteme ve tasarım olarak kapitalizm finoluğu</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="FONT-FAMILY: verdana" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rynz5cVPScI/AAAAAAAAAHk/lCpNWkO3xGM/s1600-h/kafauc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127897818921388482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; CURSOR: pointer" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rynz5cVPScI/AAAAAAAAAHk/lCpNWkO3xGM/s200/kafauc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;E: Bilmiyorum, sadece... bir mobilya aldığında, kendine işte bu dersin. İhtiyacım olan son kanepeydi. Her ne olursa olsun, o kanepe problemini çözecektim. Hepsine sahip olacaktım. Bir stereo setim var oldukça iyi bir tane, oldukça saygın bir gardıropa sahiptim. Tam olmaya çok yaklaşmıştım. (...)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;B: Yorgan nedir, biliyor musun?&lt;br /&gt;E: Rahatlık.&lt;br /&gt;B: Bir battaniye.&lt;br /&gt;E: Sadece bir &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;battaniye.&lt;br /&gt;B: Neden sen ve benim gibiler yorga&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;nın ne olduğunu bilirler? Bu gerçekten bu hayatta bu kadar önemli midir?&lt;br /&gt;E: Hayır.&lt;br /&gt;B: Öyleyse biz n&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;eyiz?&lt;br /&gt;E: Biz, uh, bilirsin, tüketici...&lt;br /&gt;B: Doğru. Bizler tüketiciyiz. Hayat boyu bir saplantıdayız. Cinayet, suç, yoksulluk... b&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;unlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlülerin dergileri, 500 kanallı televizyonlar, kilodumdaki bir herifin adının yazılı olması. Rogaine, Viagra, Olestra. (...) Öyleyse siktir et şu kanepeyi, ve şu yeşil kumaş desenlerini. Ben diyorum ki, hiç tamam &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;olamayız. Ben diyorum ki, mükemmel olmayı bırak. Ben diyorum ki, haydi... evrim geçirelim. Bırak kırıntılar nereye düşmesi gerekiyorsa düşünler. Fakat bu benim, ve yanlış olabilirim. Belki bu korkunç bir trajedi.&lt;br /&gt;E: Hayır. Sadece eşya. Bir trajedi değil, ama...&lt;br /&gt;B: Eee, kaybettin... modern yaşam için çok yönlü çözümler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sahip olduğun şeyler sana sahip olmayı bıraktı. Ne istiyorsan onu yap, dostum.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;em&gt;Fight Club&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;--------&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RyoiAMVPSeI/AAAAAAAAAH0/ryUt04ic6_w/s1600-h/beyinulsahane.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127948512420383202" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RyoiAMVPSeI/AAAAAAAAAH0/ryUt04ic6_w/s200/beyinulsahane.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“Dünya benim tasarımımdır.” – Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya’nın ilk cümlesi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;Maddeye ait her şeyin beynimizde biçimlendiği, dış gerçekliğin tamamen öznel bir tasarım olduğu, kısaca “kaşığın &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;olmadığı” düşüncesi çok da yeni sayılmaz. Yanılmıyorsam ilk olarak İrlandalı piskopos Berkeley ortaya koydu bunu ve bu, cevaplanması oldukça zor bir felsefi savdır; ancak cevaplanması güç diye "çözümlenemeyen savlar" adlı tarihin tozlu rafına itilmiş değil. Örneğin edebiyat ve sinemada etkileri ciddi biçimde görülebilecek bir düşünce bu; kaşığın olup olmayacağını idrak edemeyeceğimiz gibi (Matrix), Daniel F. Galouye’nin Counterfeit World’ündeki gibi, üstün bir medeniyetin tasarladığı bir bilgisayar benzetiminde yaşıyor olup olmayacağımızı da kestiremeyiz. (bu konuda bir zamanlar yazmış olduğum bir &lt;a href="http://ksilofon.blogspot.com/2007/07/oynaan-bilin.html"&gt;yazıya&lt;/a&gt; da göz atabilirsiniz)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;Tasarım konusunun bana kalırsa 3 aşaması var. “Dış gerçeklik” denilen çoğunluğun gördüğüne uygun yaşamak, normalliktir. (örneğin elma denilen meyve –ki bu tatlı olur, ağaç denen dallı bir nesnede yetişir ve rengi kırmızıdır, elmayı bu şekilde kafasında tasarlayabilen -yani duyumsayan- normaldir) Zaten normal denilen şey, küçüklükte süper ego tarafından benliğe dayatılan, çoğunluğun onayıdır; sizin kırmızı olarak algıladığınız şeyin bir başkasının mavisi olmadığı ne malum? (bu da çok eski bir felsefi sorudur aslında, bildiğim kadarıyla bunun da cevabı yok) Başka bir tasarım aşaması, normal dışı, yani sorunlu tasarımdır. Kişi, çoğunluğun tasarımından başkasını tasarlar ve bu onun gerçekliği olur (mesela Napolyon olduğu&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;nu iddia edebilir), ancak Napolyon’un öldüğünü bilen çoğunluk tarafından şizofren olarak nitelendirilmesi kaçınılmazdır. 3. ve benim ilerleyen satırlarda sorun edeceğim aşama ise “normalliğin aşırısı” olarak tanımlanabilir. Bunun terim olarak bir adı yok. Ama bence, bu olayın olması gereken tek bir adı var: kapitalizm finoluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Son günlerde ilgimi çeken, acayip bir yarışma programı var. İlk gördüğüm zaman "ne sürreel bir şeylan bu" cümlesi ağzımdan istemsizce çıktı: yüksek desibelle gülen bir sunucu, kan ter içinde, eli sürekli mendilinde ve kafasında, korkuların en büyüğünü yaşıyor görünen bir yarışmacı, eller havaya tadında bir şarkı söyleyen şişman ikizler, stüdyonun tam ortasında duran eski usül bir çevirmeli telefon.. Bir David Lynch filmi sahnesi gibi ortalık. Ama tüm bu toplu çıldırma seansının ortasında en dikkat çekici olan şey, üç beş kuruş kazanacağı para için kendini ciddi anlamda paralayan yarışmacıydı. Eğer gerçekten bir Lynch filmi sahnesi olsaydı bu ortam, daha fazla kendini paralamadan dilini çıkartıp havlamaya başlamasını bekleyebilirdiniz yarışmacının. Zira Lynch'in sembolik sinemasında, kendisinin temsil edebileceği tek rol, kapitalizm finoluğuydu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Hepimizin etrafında var, yoksa bile pe&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;ncereden dışarıda&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; var.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; belki &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;d&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;e&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RytARcVPSiI/AAAAAAAAAIc/nQJxwGvLgb4/s1600-h/surreeliniseveyim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5128263269098670626" style="FLOAT: right; MARGIN: 0pt 0pt 10px 10px; CURSOR: pointer" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RytARcVPSiI/AAAAAAAAAIc/nQJxwGvLgb4/s200/surreeliniseveyim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; aynada. Küçüklükten beri süper egolarımızın dayattığı normallik, kabul görürlük olguları bazen o kadar baskın çıkıyor ki &lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;normal olmak için çıldırıyoruz.&lt;/span&gt; Moda denilen şey bu köpekleşme sürecinin lokomotifidir, lokomotife nereye gittiğini bilmeden atlayıp sürüklenmek ise varolan bir potansiyeli kullanmamaktır, yaratılışa -Tanrısal bir yaratılıştan söz etmiyorum- ayıp etmektir. Beyinsizliktir. Ama normalliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluk onayı olan dış gerçeklikten ayrısını tasarlamanın&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; psikiyatrik bir hastalık, çoğunluk onayıyla tasarımlanan maddesel nesnelere bağlılığın (maddiyatın) ise normallik olduğunu söylemiştim. Bu işte bir sakatlık yok mu? Bir insan varlığından bile emin olamayacağı bir şeye nasıl delicesine bağlanır ve bunu hayata ilişkin temel yargılarının en derinlerine atar? Ve tanımsal düzeyde bakıldığında esasında psikiyatrik bir rahatsızlıkla "fazla normallik" arasındaki fark bu kadar az mıdır? Başka bir açıdan bakalım; Fight Club'daki Narrator gibi, "IKEA'nın köpeği olmak" çözüm müdür? "Normalite" açlığınızı hangi tip oturma grubu karşılar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sen bankada ne kadar paran olduğu değilsin.&lt;br /&gt;Sen sürdüğün araba değilsin.&lt;br /&gt;Sen cüzdanındakiler değilsin.&lt;br /&gt;Sen üstündeki kıyafet değilsin.&lt;br /&gt;Sen şarkı söyleyen, dans eden dünyanın bokusun."&lt;br /&gt;- Tyler Durden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IKEA'nın köpeği olmak çözüm değildir, maddeye bağlanmak hiç çözüm değildir, zira Palahniuk amcamın da güzelce irdelediği gibi özgürlük, kaybedeceği hiçbir şey olmamaktır. Palahniuk'tan yaklaşık 150 yıl önce Schopenhauer'in biri bu konu hakkında dev gibi (boyut olarak değil, işlev olarak) bir kitap yazıp çözümü de sunmuştur: reddetmek! Converse'i istemiyorum! Quicksilver çantam olmasın. Üstüm başım Levis olmasın; neticede kıyafetlerim ben değil, ben kıyafetlerim değilim. Ve özgürlük denen şey, kaybedecek hiçbir şeyi olmamaktır, umut dahil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüklükten beri "okuyayım, çok para kazanayım, evim olsun deri koltuklar alayım, süper arabam olsun ama dizel alalım çok yakmasın" yaşama planıyla yetiştirildik, en azından benim çevremde bundan farklısı yok. (belki dizel değil de tüp isteyenler olabilir, tam emin değilim) Amaç nedir? Ölümü beklemektir. Beklerken de idare etmeye çalışmaktır. İşte bu kadar geçici, bu kadar monoton, bu kadar sıkıcı, bu kadar normal bir şey bu kapitalizm finoluğu. Bu kadar yaşamayı umursamamazlık. Aşırı normallik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lars von Trier'cilik yaptığım yok, insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek veya ne ucuz hesaplara sahip varlıklar olduğunu göstermeye çabalayacak kadar kibirli değilim. Bu yazdıklarım her şeyden önce kendime bir eleştiridir. Çözüm konusunda da pek çok farklı kaynağın (Hint Felsefesi, Schopenhauer, Nietzsche, komple felsefe tarihi) dedikleri aynı kapıya çıkıyor zaten: red. Fakat esas sorun şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hangimiz yapabilir? Süper egonun normallik faşizmine 21. yüzyılda kim baş kaldırabilir?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-8158947151131445451?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/8158947151131445451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=8158947151131445451' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/8158947151131445451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/8158947151131445451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/10/isteme-ve-tasarm-olarak-kapitalizm.html' title='İsteme ve tasarım olarak kapitalizm finoluğu'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rynz5cVPScI/AAAAAAAAAHk/lCpNWkO3xGM/s72-c/kafauc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3784361533566597391</id><published>2007-09-30T01:35:00.000+03:00</published><updated>2007-11-02T16:09:35.532+02:00</updated><title type='text'>Zevkler ve renkler tartışılmaz mı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.ibiblio.org/wm/paint/auth/munch/munch.scream.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left; width: 200px;" alt="" src="http://www.ibiblio.org/wm/paint/auth/munch/munch.scream.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Küçüklükten beri, toplum tarafından yüklenmiş olan "çöpleri çocuğun atması" misyonundan çok çektim. Bir keresinde çöpün kapağını açarken "meeaaov" diye bir kedi fırladı içinden hatta, ama çok çekmemin esas sebebi bu değil. İşlemi kısaca özetlemek gerekirse; önce çöpün kafası güzelce bağlanır, sonra hızlı hızlı inilir&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; ki kapıcı alttan damlayan çöp suyunu görüp bıdı bıdı etmesin (apartman temizliği &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;konusunda toplum tarafından çocuğa yüklenmiş özel bir misyon yok zira), sonra çöp kapağı açılır, içinden kedi çıkabilir korkusuyla biraz uzakta durulup çöp fırlatılır ve kaçılır. Nedir yani? Şudur; bunların hepsinde şöyle bir ortak nokta var: bu işin başından sonuna kadar yanı başınız çok pis kokar! Çünkü çöpler tarih boyunca pis kokmayı başarmıştır ve zamanın sonuna kadar da pis kokacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;İyi de, niye yahu? Çöp kokusunu bir yana bırakalım; mesela yanı başımızda gaz çıkaran birisinin niye "içinin çürümüş&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;" olduğunu düşünürüz? Veya duyduğumuz bir melodiyi sevip sevmeme konusunda belirleyici olan şey nedir? Kısacası sorumuz şu: güzel ve çirkin ned&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;Güzelin ne olduğu konusu 18. yüzyılda Alexander G. Baumgarten tarafından "mantığın kardeşi" olarak öne sürülmüş bir felsefe dalı olan, estetik ile aydınlatılmaya çalışılmış. Felsefenin altındaki normatif bilimlerden etik, iyilik temeli üzerine kurulmuşken mantık ise doğruluk temellidir. Peki felsefede güzele kim bakar? İşte burada devreye, Yunanca'da duyum anlamına gelen aisthesis'ten doğmuş estetik girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Öncelikle belirtmek gerekir ki, içindeki belirsizlikler ve bilgimizin (özellikle nörobiyolojik) yetersizliği gibi sebeplerden dolayı güzelin tanımı çok zor, belki de mümkün değildir. Neyin sanat olup neyin olmadığı konusunda yüzyıllardır bir fikir birliğine varılamamış olması bir yana, sanatın tanımının mümkün olmadığını öne sürenler (ör. William Kennick) dahi olmuştur. Bu noktadan sonra benim öne süreceğim şeylerin ve ver&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;eceğim örneklerin çoğunun geniş bir çevre tarafından kabul görmüşlüğü yoktur, ama içinde kayda değer&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; fikirlerin olmasını da umut ediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;18. yüzyıla kadar sanata, özellikle eski Yunan mirasından dolayı, doğayı taklit etme gözüyle bakılıyordu. Örneğin Platon, sanatın tamamen mimesisten (taklit) ibaret olduğunu, ancak ideaların duyularla algılandığını, taklidin de bu duyular yoluyla yapıldığını; yani sanatın taklidin taklidi olduğunu söyler. (sanatı bu derece değersiz görme konusunda, Platon'un hocası olan Sokrates'in bir sanat eseri olan Aristophanes'in Bulutlar oyununda alaya alınması ve bundan sonraki -Sokrates'in idamı- sürecin&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;deki önemli rolünün bilmem ne kadar etkisi olmuştur..) Aristoteles ise direk olarak ideaların taklit edildiğini s&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;öyleyerek işin içine bir miktar yaratıcılık da katar. Peki sanat sadece taklitten ibaret midir? Elbette ki değildir; hatta aksini göstermek adına Claude Monet, Vincent Van Gogh, Edgar&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Degas gibi empresyonistler, iç dünyayı yansıtmanın, yaratımın önemini vurgulamışlardır. (hatta bazı empresyonistler çirkin şeyleri resmederek de güzellik "yaratılabileceğini" göstermişlerdir)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rv7SF8L-Y5I/AAAAAAAAAG8/61tQI-6Vm_M/s1600-h/surreelimezelden.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115757226236994450" style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rv7SF8L-Y5I/AAAAAAAAAG8/61tQI-6Vm_M/s200/surreelimezelden.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Sanat bir yaratım sürecidir ve şüphesizdir ki güzel algısına hitap eder, peki güzel nedir? Güzel kavramının objektif ve subjektif nitelikleri vardır; subjektif nitelikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir ama güzel kavramının özü &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;objektif bir niteliktir: orantı, uyum, simetri, temsil edilen idenin temsil şekli gibi içsel ve dışsal öznitelikler... Estetik konusun&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;da (hatta diğer pek çok konuda) çok önemli fikirler öne sürmüş olan Immanuel Kant, duyusal beğeniye dayanan baz&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;ı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini söylüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Şimdi bir yerlere gelmeye başladık; güzel diye genel-geçer bir şey var ama bunun yanında güzelle iç içe girmiş "öznel güzel"ler var. Buna güzel bir örnek olarak çöp kokusunu verebiliriz; çöp kokusu genel-geçer olarak "kötü" şeklinde etiketlendirilmiş bir kokudur. Bunun kötü olmasının sebebini Platon veya Hegel olsaydı, muhtemelen idealarla uygun olmadığı veya kötü ideasını temsil ettiği şeklinde açıklardı; fakat işin aslı bu değil. Şimdi başka bir yerlere gelmeye başlıyoruz...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Evri&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;msel süreci inceleyen biyologlardan bazıları, koku etiketinin de doğal seçilimle insanlarda yer ettiğini ve "kalıtsal" hale geldiğini belirtiyorlar. Örneğin hidrojen sülfür (osuruk gazı diyelim de daha sempatik olsun) çok kötü kokar, çünkü zararlıdır. Bunun doğal seçilimini de kabaca şu şekilde özetleyebiliriz; milyonlarca yıl önce hidrojen sülfürle pek çok ön-insan karşılaştı; bunu yutanlar zehir etkisinden dolayı öldü, sonraki kuşaklara bir mutasyon sayesinde hidrojen sülfürün kokusunun kötü olduğunu aktarabilen soylar ise yaşamlarına devam edebildiler ve seçilmiş oldular. Binlerce yıl içerisinde doğmuş her insan evladı, hidrojen sülfür kokusunun kötü olduğunu bilerek doğar hale geldi. (çünkü bu yaşam şansını artırıyordu) Çöplerde de belli bazı bakterilerin faaliyetleri sonucu genelde benzer (hatta aynı) koku ortaya çıkar ve bu oldukça mantıklı evrimsel etiketlendirme düşüncesine göre çöp kokusu da, basitçe, beynimizde bu şekilde kaydedilmiştir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rv7TH8L-Y6I/AAAAAAAAAHE/Wp4BRbXwa7U/s1600-h/kafapisir.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115758360108360610" style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rv7TH8L-Y6I/AAAAAAAAAHE/Wp4BRbXwa7U/s200/kafapisir.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;İnsan, kafasının içindeki kimyasal süreçler, sinirler, nörotransmiter maddeler ve karmaşık yapılarla yönetilen doğadaki en gelişmiş hayvandır. Şahsen insana, kendi beyninin kölesi, özgür iradesi olmayan ama özgür irade konusunda konuşabilecek tek hayvan olarak doğadaki en gelişmiş canlı gözüyle bakıyorum; sanat, güzellik gibi konulara da ne olduğu belli olmayan "ideaların taklidi şeklinde bir hoşa gitme duygusu" gibi fazlasıyla bulanık ve mistik bir düşünceden ziyade, nörobiyolojik temelli kimyasal bir olay olarak bakıyorum. Bu noktada önceki paragrafta bahsettiğim evrimsel etiket düşüncesi güzel bir örnektir ve "güzel"in tanımı için daha da genişletilebilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Günümüzde, özellikle MP3, CD gibi formatlar ile hızla yayılma olanağına sahip müziğe ilişkin veriler, aslında incelenip sosyolojik analizleri yapılması gereken ve konumuzla da hayli ilgili olan verilerdir. Michael Jackson'ın Thriller albümü (cast bid it bid it), Pink Floyd'un The Dark Side of the Moon'u, Metallica'sı, Beatles'ı... Ortak noktaları nedir? Evet, çok satmalarıdır, hem de çok. Peki bu çok satmanın sebebi "gençler birbirlerini beğenmişler" midir? Ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum; bana bu müziklerin insanlarda ortak bir duygu uyandırıyor olması düşüncesi daha gerçekçi geliyor. Peki nedir bu ortaklık?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Birkaç paragraf önce kısaca değindiğim gibi, bana kalırsa bu müziklerde insanın nörobiyolojik yapısına uyan evrimsel bir uygunluk söz konusudur.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Yalnız burada bazı önemli noktaları belirtmem gerekir karışıklığı önlemek açısından. Yukarıda insana bakış şeklimi söylemiştim, ama bu fazlasıyla mekanik ve hayvandan çok da farkı olmayan bir insan düşüncesi olarak gelmesin. İnsan, doğduğundan itibaren çevreyle etkileşim halindedir ve bu etkileşim, büyük oranda kişinin değer yargılarını ve zevklerini belirler. (estetik felsefesindeki "güzel"in 2 niteliğinden biri olan subjektif nitelik bu nedenle ortaya çıkar) Örneğin çocukluğu bir ahırda geçmiş insan, hayatın karmaşasından bezmiş bir haldeyken yolda bir inek dışkısı görse, çocukluğunu, rahatlığı, sorumluluk duygusundan yoksunluğu anımsattığı için mutlu olabilir. (öte yandan aynı bezginlikteki bir başka insanın bu dışkıya basması sonucu doğacak psikolojik patlama, intihar sebebi bile olabilir) Kişinin kültürel altyapısı da bu beğenilerde büyük rol oynayabilir; örneğin bienalden bienale koşturan kültürel finolar her akşam yatmadan önce yukarıdaki Munch'ın Skrik tablosunun yüzü suyu hürmetine 3 kulhüvallahü 1 elham okurken, resim adına bildiği tek şey ilkokulda çiziktirilen 23 Nisan resimleri olan biri, yabancılaşmanın, yalnızlığın sembolik çizgilerini göremeyip "ne la bu bağırıyor işte, ayağımla çizerim ben bunu" diyebilir. (aslında bu kadar kibar eleştirmezler) &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Rock müziğe ilişkin bildiği tek şey Milliyet'in 90 sonlarında sorumsuzca yaptığı "satanist" propagandası olan bir insan da, önyargısı yüzünden Metallica'dan hiç hoşlanmayabilir. "Güzel"in 2. niteliği olan objektif nitelik ise (ki buna Hegel ide diyor, bense daha ayakları yere bastığını düşündüğüm evrimsel seçilim diyorum -bkz. yukarıdaki koku örneği) önyargılara, anılara, çöpten çıkan kedilere bağlı değildir. Ve bu formülü belli olmayan evrimsel seçilime olabildiğince ayak uydurabilen müzikler, çok fazla kişi tarafından beğenilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Formülü belli değil, evet. Belki belli de olmayacak; ancak Wittgenstein'ın da bu konuda dediği gibi bu işin en özünde duygusallıktan, mistiklikten, öte dünyalardan ziyade düşünsellik ve bilgi var ve estetik, bu açıdan mantığın sözde değil özde kardeşi konumunda. Dolayısıyla hala genel geçer bir şeylerin ortaya konulabilmesi ihtimali var, ve bunun yolu kanımca felsefeden veya sanattan değil, biyolojiden, hatta moleküler biyolojiden geçiyor. Belki de o zaman ortak bir formül bulunur da, zevkler ve renkler gerçekten tartışılmaz. Neticede ne demişler;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;De gustibus non est disputandum.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3784361533566597391?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3784361533566597391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3784361533566597391' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3784361533566597391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3784361533566597391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/09/zevkler-ve-renkler-tartlmaz-m.html' title='Zevkler ve renkler tartışılmaz mı?'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rv7SF8L-Y5I/AAAAAAAAAG8/61tQI-6Vm_M/s72-c/surreelimezelden.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-4908636673093981995</id><published>2007-09-08T01:02:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T21:42:05.677+03:00</updated><title type='text'>Beyin virüsü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKNbbn7a1I/AAAAAAAAAGQ/7BuGGusdvmE/s1600-h/vurus.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107800429802777426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; CURSOR: pointer" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKNbbn7a1I/AAAAAAAAAGQ/7BuGGusdvmE/s200/vurus.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Virüs denilen oluşumun mantığı hemen herkes için anlaşılabilirdir: içeri sız, kendini kopyala, ortamlara ak; bu bilgisayar virüsleri için de, canlı olup olmadığı tartışmalı biyolojik virüsler için de geçerlidir. Elbette ki bu işlerin de yolu yordamı vardır, zira ortamlara akmak için virüslerin "çaktırmama, donanımlı olma" gibi birtakım ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir; aksi takdirde enselenmeleri an meselesidir. Peki ortamlara akmakla (isminin çekiciliği dışında) ne kazanır ki bu virüsler, amaçları nedir? Belki de Richard Dawkins'in bencil dediği genler gibi, onların da tek derdi kendi egolarıdır; amaç, onlar için fazla büyük bir sözcüktür. &lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir bilgisayar virüsü prensip olarak basit bir şekilde işler. Assembler ile yazılan bu minik kod parçacıkları, girdiği bilgisayarda kendini çoğaltarak, yazılma amacına ulaşmaya çalışır. Örneğin bu konuda ilk olan (Elk Cloner'ı saymazsak) Brain virüsü, ki kendisi benden yaşlıdır, korsan yazılım diskleriyle beraber bilgisayara bulaşarak kendini boot sector'e kopyalar ve bilgisayarı, minik bir selamlama mesajıyla beraber, çalışmaz hale getirir. Öte yandan biyolojik anlamdaki virüslerin işleri de anlaşılmaz değildir; örneğin bir H5N1 virüsü, tanıdık ismiyle kuş gribi virüsü, hedefine ulaşırken önce hücre zarını eritir, sonra genetik materyalini, ya da bir anlamda padişahını hücre içine gönderir ve kontrolü devralır. Sonrası ise basit: böl, yönet ve çoğal!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası her açıdan virüs, insanın pek de dostu sayılmaz. Peki ya hiç ummadığınız bir anda, örneğin gayet sağlıklı hissediyorken, virüslerin beyninizde dolaştığını iddia etsem? Tam da şu an mesela, bu yazıyı okurken beyninizin kıvrımlarında bir şeylerin çoğaldığını birisi söylese, ne diyebilirsiniz? Peki o birisi, ya doğru söylüyorsa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Ana karakter bir bara girdi, yanından geçen kızın poposunu süzerek barmene doğru yöneliyor. Süzmeye devam ederken barmen bir kola getirdi, içerideki bunaltıcı sıcak ve kızlar boncuk boncuk terler döktürürken buz gibi kolayı glork glork içiyor.. glork glok.. glr.."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ne o, yoksa canınız film arasında büfeye koşup kola almak mı istedi? Yalnız olmadığınızdan emin olun, zira beyninize giren bir virüs kendini çoğalttı ve "canınızın" kola içmek istemesine neden oldu. "Ne virüsü yahu, canım istedi aldım işte" demeden önce biraz düşünün, girdiğiniz kola sırasındaki diğer kişilerin de basitçe, "canı" mı istedi? O adam glork glork diye kolayı kafaya dikmeseydi, yine o sırada olur muydunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüs diyerek olayı dramatikleştirmeyi bir kenara bırakalım da, anlatmaya çalıştığım şeyin temeline gelelim isterseniz. O kaptığınız, virüs benzeri şey, bir memdi ve beyninize sızdıktan sonra kendini çoğaltarak "canınızın" istekleri konusunda hayli etkili oldu. Peki mem dediğim şey de nereden çıktı, neyden bahsediyorum ben, neler oluyor yahu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir sakin olduktan sonra devam edelim. Derin nefes? Tamam. Memden bahsetmeden önce, yazının başında çıtlattığım Richard Dawkins adından bahsedeyim. Oxford Üniversitesi etolog ve evrimcisi Prof. Dr. Richard Dawkins, 1976 yılında yayımladığı The Selfish Gene (Bencil Gen - Tübitak Yayınları) kitabıyla tanınır. Darwinci evrime getirilen grup veya tür seçilimi konularındaki yanlış anlama ve öğretmelerin, bu kitabıyla önüne geçmeye çalışır. Doğal seçilimin gen bazında işlediğini, tür veya grup seçilimi diye bir şeyin olmadığını, genlerin yaşamkalım makinelerini (insanlar, hayvanlar, bitkiler vs.) çoğalmak ve soyunu devam ettirmek gibi bencil (analojik olarak) amaçları için kullandığını anlattığı The Selfish Gene, biyoloji camiasının dışına da taşarak pek çok çevrede büyük yankı uyandırmıştır. Zira kitabın XI. ve son bölümü, Memler, yani yeni eşleyicilere ayrılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mem kelimesi, Yunanca öykünme anlamına gelen Mimeme'den türemiş olup &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKNtLn7a2I/AAAAAAAAAGY/S5E02uGnxeg/s1600-h/kafa.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107800734745455458" style="FLOAT: right; MARGIN: 0pt 0pt 10px 10px; CURSOR: pointer" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKNtLn7a2I/AAAAAAAAAGY/S5E02uGnxeg/s200/kafa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;etimolojik açıdan gen (gene) kelimesine benzemesi için mem (meme) olarak kısaltılmış. İlk olarak Richard Dawkins'in bahsettiği mem kavramı, kişi(ler)den kişi(ler)e yayılan, orada çoğalan ve kendini de çoğaltan kültürel verilere deniyor. Tanımı bir kenara bırakıp örneklere yoğunlaşırsak sanıyorum ne olduğunu daha rahat anlayabiliriz. Kültürel farklılıklar, birikimler, düşünce şekilleri, bulunulan senenin modası, müzik, resim... kısacası, dediğim gibi hemen her türlü kültürel veri, "mem" adı altında toplanıp incelemeye alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemi nedir peki bunun, yani incelenip de ne oluyor? Üzerinde biraz düşünülünce rahatlıkla görülebileceği üzere aslında memler, kontrol edilebildiği halde dünyanın en büyük gücüdür, neyse ki şu ana kadar o denli kurnaz birisi çıkmadı. Memler, ya da başka şekilde düşünecek olursak düşünce ve fikirler, satır aralarında kişiden kişiye geçer ve kendi çoğalma mekanizmasıyla kişinin değer yargıları, beğenileri ve hatta bilinç altına karışarak yaşama şekline etki eder; hatta bazı memler vardır ki, kişiyi bizzat yönetirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richard Dawkins, kitabında evrene ve dünyadaki düzene bakarak bunun oluşma şekline gen bazında ışık tutmaya çalışıyor. Ama insan türü, kesinlikle sadece biyolojik bir oluşum değildir, binyıllardan oluşan kültürel birikimimiz de başlı başına bir düzendir. Yine Dawkins, bu "kültürel düzene" de bakarak, mem düşüncesini ortaya atıyor. Yazının başlarında film arasında görülen kısa bir reklamın isteklerinize nasıl bir etkide bulunabileceği konusunda basit bir örnek vermiştim. Bu örnekler aslında bambaşka alanlardan çoğaltılabilir; komik İngilizcesi dışında bir özelliği olmayan İnternet Mahir, yine komik bir İngilizce ile karşımıza çıkan All Your Base Are Belong To Us, Ajdar, gotik giyim modası, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememe geyiği... Aklıma gelen her örneği verirsem, hiçbir şeyi düşünerek yaşamadığımız, hemen her şeyi öykünerek, yani memlerle oluşturduğumuz ortaya çıkabilirdi ve bu ciddi bir özgür irade sorunu doğurabilirdi; ama şimdilik bunu geçiyorum, bu başka bir yazının konusu olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memleri bu kadar tartışma götürür ve önemli kılan şey, bana kalırsa bu fikrin 'Richard Dawkins' tarafından ortaya atılmış olmasıdır. Şimdi Dawkins'e yine geri dönelim. Zat-ı muhterem aslında Darwinci evrime çok başarılı bir yorum getirmesinden daha ziyade, ateizmiyle, hatta evrim düşüncesini yaratılışçı (ve dolayısıyla dinsel her türlü) düşünceyi çürütme amaçlı kullanır. Hatta son yıllarda yazdığı büyük tartışma yaratan The God Delusion kitabı sadece bunun üzerinedir. Pek de şaşılmayacağı üzere mem kavramını da temelde Dawkins, dinsel savları çürütme amaçlı kullanıyor. Bu anlamdaki mem kavramının da aslında bir mem olduğunu öne sürebiliriz aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKOIbn7a3I/AAAAAAAAAGg/IFGOBt5ttuE/s1600-h/kafaya+monte.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107801202896890738" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; CURSOR: pointer" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKOIbn7a3I/AAAAAAAAAGg/IFGOBt5ttuE/s200/kafaya+monte.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kitabının son bölümünde memlere ilişkin temel düşüncelerini açıklasa da Dawkins'in bu konudaki esas düşünceleri, 1991 yılında yazdığı Viruses of the Mind makalesine dayanıyor. 6 yaşındaki tatlı bir kız diyor Dawkins, Thomas the Tank Engine'in yaşadığına inanıyor (eski bir çizgi film kahramanı), büyüyünce diş perisi olmak istiyor; büyüklerinin ağırbaşlı ve bilge sözlerine birebir inanıyor. Bu yaştaki bir kız, ne söyleseniz inanabilir. Prenslerin kurbağaya dönüştüğü masalları anlatsanız inanır, cehennem ateşinden söz etseniz kabuslarına girer. Gördüğüme göre bu kızcağız, rahibe okuluna başlayacak yakında. İnanıp inanmama konusunda bu kızcağızın, nasıl bir şansı olabilir ki? Dawkins, dinlerin de mem yoluyla dağıldığına ve kişilerin bu memlerin esiri olup hayatını yönetmesine izin verdiğine inanıyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Aslında dinlere mem demek yanlış, zira Dawkins'in tanımlamasına göre nasıl bir bacak birden fazla gen (gen kompleksi) tarafından yönetiliyorsa, din gibi büyük ölçekli mem sistemleri de mempleks, yani mem kompleksleri tarafından yönetilir. Bu mem kompleksleri öylesine güçlüdür ki, küçük yaşlarda beynine giren savunmasız bir insanda acımasızca çoğalarak tüm yaşamını yönlendirebilir, tüm değer yargılarını şekillendirebilir. Hele ki din hakkında ileri geri konuşmanın çok başarılı bir koruma mekanizmasıyla güvenlik altına alındığı (cehennem azabı), Tanrı'nın dünyevi akılla algılanamayacağı ve gözle görülür hemen hiçbir kanıtın ortada olmaması gibi zırhları bulunduğu düşünülürse, dinden güçlü mem veya mempleks yoktur Dawkins'in düşüncesine göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din bu konudaki örneklerin en uçta olanı, ama buna dair örnekler çoğaltılabilir. Bir insanın nasıl canlı bombaya dönüşebileceğini düşünmüşüzdür bazen. Veya bir insanın niye bir terör eylemine giriştiği vs. Bunların da küçüklükten itibaren kişilerin beynine sızmış ve sıkı bir şekilde çoğalmış mem mekanizmaları olduğunu söyleyebiliriz.  Memlerle infekte olmuş kişi (örneğin canlı bombalar), memeoid olarak sıfatlandırılıyor. Bu terim 1985 yılında Keith Henson tarafından memetik literatürüne katıldıysa da, Richard Dawkins'in, sonradan genişletilmiş baskısını yayınladığı The Selfish Gene'inde de kendine yer buldu. (1989) Bu konuda, gerek magazinel, gerekse daha acıklı örneklere göz atmak istiyorsanız &lt;a href="http://www.bildirgec.org/yazi/memetik-4-mim-ornekleri"&gt;şuradaki&lt;/a&gt; Aftermath'in kaleme aldığı güzel örneklere göz atabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murphy yasaları, Ajdar, Mahir, Goatse.cx, Smiley, abuk subuk spam mailler, hatta Noel Baba... Peki bu memlere mem olma özelliğini katan şey nedir? Niye özellikle bu seçilmiş kişiler/şeyler? Memlerin nevi şahsına münhasır çoğalma mekanizmaları var, olmasına; ancak yazının en başında değindiğim virüsler gibi bunların da çoğalabilmeleri için "çaktırmama" gibi bazı ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir. Örneğin Cast Away filminde gözümüze gözümüze sokulan FedEx reklamlarından antipati duymayan var mıdır? Veya Kurtlar Vadisi'ndeki, örneğin bir gecekondunun üzerinde bile görebileceğiniz Next &amp; NextStar uydu reklamlarının sevimsizliği? Peki ya bu işi abartmadan, örneğin bir "glork glork" sahnesiyle yaparsanız, işin etkileyiciliği artmaz mı? Ya da başka bir açıdan sorayım; reklamlara kalite ölçütü getiren şey nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memlerin etkinliğidir şüphesiz. Bu konuda yine Aftermath'in &lt;a href="http://www.bildirgec.org/yazi/memetik-3-mimlerin-yayilimi"&gt;buradaki&lt;/a&gt; yazısını örnek vereceğim, ki bu yazı aslında reklamcıların fazlasıyla işine yarayabilir. Memlerin kendini sağlamlaştırabilmesi için, vaat, doz, güven gibi bazı konularda kendi iç mekaniklerini oturtmuş olması gerekir. Kimse abuk subuk Kosla reklamlarından etkilenerek Kosla almaz; ama ürün içeriği abuk subuk olmasına rağmen bir dönem sırf reklamlarıyla deli gibi satmış pek çok ürün vardır. (buna vereceğim ilk örnek Bendensin memidir, hatta Bendensin adıyla bakkallar, pideli köfteciler bile açılmıştır - Bursa) Dediğim gibi memleri kontrol edebilen, gerçekten çok fazla şeyi kontrol etmiş olur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;Bu mem düşüncesi aslında adı konulmadan da olsa, psikoloji ve sosyoloji gibi bilim alanlarında pek çok kez örnekleri görülmüş bir düşünce. Örneğin "Görsel Görecelilik Kuramı" ile tanınan Benjamin Whorf, çeşitli bölgelerin kültürel özellikleriyle dilinin kendine has bir biçimde özelleştiğini açıklamıştı. Buna örnek olarak eskimoların dilinde kar kavramına ait 150'den fazla kelimenin olduğunu, veya Yeni Gine'deki bir kabilenin dilinde sadece açık ve karanlık olmak üzere 2 çeşit rengin olduğunu (ve her kabile mensubunun bu kelimelerle hangi rengin bahsedilmekte olduğunu tam olarak anlayabildiğini) örnek verebiliriz. Ne var ki, bilimin ortaya koyduğu (veya araştırılan) bazı konuların çarpıtılarak "mutasyona uğramış" memlerin de ortalıkta dolaştığı görülmemiş şey değil. 90'lı yılların başında bir "Mozart etkisi" tufanı esiyordu; Kaliforniya Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarının tamamen çarpıtılmış bir haliydi bu. Araştırmaya göre sayısal işlem gerektiren bir sınava girmeden önce 20-30 dk Mozart dinletilen öğrenciler, burun farkıyla diğerlerinden daha iyi sonuç alabiliyordu -ki bunda şaşılacak bir şey yoktu, zira beyinlerinin farklı bölümlerini kullanarak çoklu düşünme konusunda alıştırma yapmış oluyorlardı. Ama haber basına yansıdıktan sonra ne oldu? Klasik müzik CD'leri basan şirketler "bebelere klasik müzik" kampanyaları başlattı, anneler çocuklarına anlamsız bir şekilde Beethoven dayatmasına girişti, üstelik zaten mutasyona uğramış bu memler iyice çarpıtılıp kendi kurallarını da getirdi: bebek banyodayken Bach, süt içerken Beethoven dinlenecek!&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mutasyon demişken, memlerin yayılma mekanizmaları içerisinde bunun da büyük önemi var aslına bakarsanız. Örneğin bir dedikodu memi kendisini yaymak için, karşısındakinin ilgisini çekecek şekle bürünür, ya da kişi tarafından çarpıtılır (mutasyona uğrar) ve keyfine devam eder. Zira mutasyona uğramamış memlerin "mem havuzunda" kaybolup gitme tehlikesi vardır. Memlerin doğal seçilimi olmadığını kim söyledi ki?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;Memler, genlerden çok daha hızlı bir şekilde evrilir, zira mutasyona uğraması ve yayılması genlere kıyasla çok daha kolaydır. Richard Dawkins'in geleceğe ilişkin mem düşünceleri bilimkurgu mu öngörü mü bilinmez, ama hayli ilgi çekici olduğu kesin (çünkü o da bir mem sonuçta). Dawkins, Matrix'te olduğu gibi ileride memler dünyasında bambaşka canlıların hüküm sürebileceğini belirtiyor. Bu konuda Gen Bencildir'de şu yorumda bulunuyor: "Biz biyologlar genetik evrim düşüncesini öylesine benimsemişiz ki, bunun olası evrim türlerinden yalnızca bir tanesi olduğunu unutuyoruz." Cairns-Smith'in DNA'nın evrimine ilişkin düşüncesindeki cansız silikatların üzerinde (500 milyon yıl) DNA'nın evrimleşip bayrağı devralması gibi, (3 milyar yıl) memlerin bu bayrağı devralmayacağını kimse iddia edemez sanıyorum. İleride bir gün, kaşık olmayabilir mesela.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dawkins'in 76'da ortaya attığı mem düşüncesi, ilk yıllarda Douglas Hofstadter gibi bazı akademisyenler dışında bir çevreden pek destek görmedi. "Philosophy of mind" alanında çalışan Daniel Dennett, 1990 yılındaki hayli iddialı isimli kitabı Consciousness Explained'de memlere yer verdi; ancak bu konudaki esas çalışmalar 1995'te Richard Brodie'nin (eski Microsoft çalışanı) ve Aaron Lynch'in katkılarıyla oluştu. (bu alandaki çalışmalara yine genetics kelimesine benzer olarak, memetics, yani memetik deniyor) O yıllarda kurulan &lt;a href="http://www.jom-emit.org/"&gt;Journal of Memetics&lt;/a&gt;, 2005'e kadar bu konudaki çalışmaların merkezinde yer aldıysa da yıllardır bu konuda uğraş veren kişiler, 2005'ten bu yana farklı çalışma alanlarına yöneldiler. 76'da doğan "mem" meminin, henüz ölmediyse de, en azından çocukluk dönemini geride bıraktığını söyleyebiliriz. Ancak bu konudaki ciddi araştırmalar psikologları, antropologları, sosyologları, filozofları, hatta biyologları hep beraber uğraştıracağa benziyor. Kaşığın olmadığı bir evrim yolunda ilerlerken memetikçileri hayli zor bir görev bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;The Selfish Gene – Gen Bencildir – Tübitak Yayınları – Richard Dawkins&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bildirgec.org/yazi/memetik-1-dijital-ve-analog/"&gt;http://www.bildirgec.org/yazi/memetik-1-dijital-ve-analog/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Memetics"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Memetics&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.cscs.umich.edu/~crshalizi/Dawkins/viruses-of-the-mind.html"&gt;http://www.cscs.umich.edu/~crshalizi/Dawkins/viruses-of-the-mind.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.theselfishmeme.co.uk/"&gt;http://www.theselfishmeme.co.uk/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/dusunce.htm"&gt;http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/dusunce.htm&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-4908636673093981995?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/4908636673093981995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=4908636673093981995' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4908636673093981995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4908636673093981995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/09/beyin-virs.html' title='Beyin virüsü'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuKNbbn7a1I/AAAAAAAAAGQ/7BuGGusdvmE/s72-c/vurus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-4050435280774206332</id><published>2007-09-07T23:10:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T00:24:35.981+03:00</updated><title type='text'>Oyun bağımlılığı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuG0wLn7ayI/AAAAAAAAAF4/nZKPweWzKMs/s1600-h/Virus.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107562192261835554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuG0wLn7ayI/AAAAAAAAAF4/nZKPweWzKMs/s200/Virus.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Not: Bir yerlere yazmıştım bunu, burada da bulunsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Haberlere konu oldu, yasaklamalar/sınırlamalar getirildi, kimi çevrelerde anti oyun ebeveyn kampanyaları düzenlenirken kimi çevreler de inadına, köpüresiye o sandalyeye kök salmaya devam &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;etti. Ülkemizde fazla gündeme getirilmese de, Amerika ve uzak doğu ülkelerinde, ölüm olaylarından da ötürü medyayı fazlaca meşgul etmiş ve kimi yazarları oyun düşmanı, kimi oyun dergilerini de oyun düşmanı düşmanı etmiş bir durum bu. Peki oyun bağımlılığı nedir, böyle bir bağımlılık var mıdır, sebepleri nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Öncelikle; "neden oyun sevgili Olcay?" sorusunu ciddi oyuncuların bakış açısından cevaplamaya çalışacağım, zira internet kafe oyuncularının oyun oynama (veya bağlanma) sebebi basitçe eğlencedir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Sıradan oyuncuları bilmem ama “power gamer”lar için geçerliliği olan biyolojik bir olay vardır ki, bu da oyun esnasında dopamin salgısının artmasıdır. Basitçe anlatmaya çalışayım; normalde nörotransmiter maddedir bu, yani bir sinir hücresinin bittiği yer ile öteki sinirin başlangıcının arasındaki boşlukta kimyasal madde salgısıyla sinirler iletilir, bu kimyasal maddeye de nörotransmiter madde denir. Şimdi konumuza &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;gelecek&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; olursak; uzmanlar yüksek miktarda dopaminin (ki oyun bağımlılarında tespit edilir bu) uyuşturucu kullananlardaki yüksek dopamin miktarıyla çok yakın olduğunu söylüyorlar. Vücut, belli oranda dopamin salgısı miktarına alıştığında, azalmasına tahammül edemiyor ve "daha" diyor. Bu olaylar Positron Emission Tomography denen (kısaca PET) sistemle görüntülenebiliyor. (bkz: 4. kaynak) Uzatmadan Türkçe'sini söyleyelim bunun: bağımlılık.*&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Dopaminin nasıl bir etkisi var peki? Yine argümanlarımı sağlamlaştırmak adına "uzmanlar" sözcüğünü kullanacağım kusura bakmayın ama, bu adamlar dopaminin en önemli etkilerinden birinin "haz duygusu" olduğunu düşünüyorlar. (farelerle yapılan bir deneyde farelerin hoşuna giden şeylerde dopamin salgısının arttığı gözlenmiş) Dopamin ve oyunlar konusunda pek çok tıbbi soru şu an için araştırılmayı bekliyor, ama Amerika'da bazı hastanelerde (mesela McLean Hospital'da varmış) "Oyun Bağımlılığı Servisleri" var ve psikologlarla kol kola veren araştırmacılar, bu soruların cevaplarını arıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuG1x7n7a0I/AAAAAAAAAGI/Xkii0cqpAFc/s1600-h/Evolution_by_krmenxa.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107563321838234434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuG1x7n7a0I/AAAAAAAAAGI/Xkii0cqpAFc/s200/Evolution_by_krmenxa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Peki "oyun bağımlılığı" dediğimiz şey net olarak nedir? Öncelikle söyleyelim, tıbbi literatürde&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;henüz böyle bir bağımlılık yok, en azından psikolojik düzensizlik durumlarını a&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;çıklayan Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders kitabında yer almıyor. Ama araştırmalar bunun sadece dopamin tabanlı basit bir zevk bağımlılığı olmadığını ve gerçekten böyle bağımlılık olduğunu gösteriyor. Mesela biraz önce sözünü ettiğim McLean Hospital'ın oyun bağımlılığı servisindeki Dr. Orzack, bunun sosyal baskı veya kalabalık içerisinde bir yere ait olma çabasıyla alakası olabileceğini belirtmiş. Hadi bir yere ait oldu bu arkadaşlar, niye daha fazla oynuyorlar o zaman? Daha fazla oynuyorlar ki, ait oldukları sanal gruba kendilerini kanıtlayabilsinler, ay em dı king triplerine girsinler diyor Orzack. Peki niye "oyun" oynayarak bir gruba ait olmaya çalışıyor bu arkadaşlar, mesela niye sabahtan akşama kadar film izleyerek kendini tatmin etmeye çalışmıyor? Bunun sebebinin, oyunların en gelişmiş eğlence aracı olduğunun düşünülmesi olabilir -ki bu bence de doğrudur; daha doğrusu fiyat-performans açısından en iyisi sayılabilir. (mesela Disneyland'e gitmek daha eğlenceli olabilir ama bu daha pahalıdır ve her zaman yapılabilecek bir şey değildir) Dolayısıyla, Ockham'ın Usturası açısından bakacak olursak, en iyi olan en basittir, dolayısıyla en iyi eğlence şekli oyunlardır ve bu arkadaşların "oyun" oynayarak bir yere ait olma çabası anlaşılabilirdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"Video games are not an addiction, they're just something to do" diye bir yorum okudum bir yerde ve düşündüm; oyun bağımlılığı sözcüğünü kullanmamıza sebep olan nedir, oyunlar bağımlılık mıdır, bağımlı olanlar nasıl bağımlı olmuşlardır? Bunun tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sebepleri olabilir ama yine de birkaçını belirtmekte fayda var; örneğin bir sebep yukarıda belirttiğim "ait olma" duygusudur. Buradan hareketle kimi oyun bağımlılarının "geek" olmadığını, oyunlara saldırmadan önce de "geek" olduğunu, sadece hayatını kolaylaştırmak için oyunlara sarıldığını söyleyebiliriz ve bir çok bilinen "oyun bağımlıları geektir" genellemesini çürütmüş oluruz -bir başka genelleme yaparak.** Peki kimler bağımlı olur? Bunun genetik olduğunu söylüyorlar. Yani kimilerimiz, bağımlı olmaya, basitçe, daha yatkınız ve dopamine karşı daha fazla zafiyetimiz var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kişilere göre bu oyunun değiştiği gibi bana kalırsa oyunlara göre de değişiyor: sanıyorum çok az kişi Tiger Woods Golf oyununun World of Warcraft'tan daha bağımlılık yapıcı olduğunu söyleyebilir. Ve sanıyorum ki yine çok az kişi, bunun nedenini açıklayabilir. Benim düşüncem odur ki, oyunların bağımlılık yapıcı olmasındaki temen etmen "gelişim" faktörüdür ve bu açıdan RPG (stratejileri de katabiliriz) oyunlarının diğer oyunlardan maça 1-0 önde başlama gibi bir üstünlüğü vardır. Gelişimin bağımlılık yapıcılığı, yukarılarda bir yerde değindiğim vücudun dopaminin belli miktarına alıştığı zamanda daha fazla istemesi olabilir. Her RPG oyununun aynı etkide bağımlılık yapamamasının nedeni de basitçe, her oyunun bünyede ayrı oranda dopamin salgılatması olabilir. Kısacası kıytırık bir RPG oyununda vücut şöyle diyor: bağlanmayacağım kardeşim, sevmiyorum, zorla mı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Biraz uzattık ama demeye çalıştığım şey, bu olayın biyolojik temelli olduğudur. Oyunun bağımlılık mı, yoksa sadece yapılacak bir şey mi olduğuna etki eden de bizzat budur. Hepinize bol eğlenceli, az bağımlılıklı oyunlar dilerim efenim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;* - bağımlılık dediğimiz şeyin illa ki bir maddeye bağımlılık olması gerekmiyor, nitekim Dr. Mark Griffiths alışverişe, uyuşturucuya veya gece gündüz belgesel izlemeye olan bağımlılığın biyolojik açıdan çok benzer olduğunu belirtiyor&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;** - lütfen geek terimini Türkçe kullanmadığım için kıllanmayın, gay gibi bir kelimedir o bana göre, orijinaliyle kullanmak daha iyidir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bazı kaynakları da yazayım, hem daha fazlasını merak edenler için, hem de yazımız daha bir karizmatik dursun diyerekten:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://serendip.brynmawr.edu/bb/neuro/neuro02/web2/mschlimme.html" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://serendip.brynmawr.edu/bb/neuro/neuro02/web2/mschlimme.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.theparentreport.com/resources/ages/preteen/kids_culture/130.html" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://www.theparentreport.com/resources/ages/preteen/kids_culture/130.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.gamasutra.com/features/20060228/clark_01.shtml" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://www.gamasutra.com/features/20060228/clark_01.shtml&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://exn.ca/Stories/1998/06/12/59.asp" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://exn.ca/Stories/1998/06/12/59.asp&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.selfhelpmagazine.com/articles/internet/cybaddict.html" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;http://www.selfhelpmagazine.com/articles/internet/cybaddict.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-4050435280774206332?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/4050435280774206332/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=4050435280774206332' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4050435280774206332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4050435280774206332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/09/oyun-bamll.html' title='Oyun bağımlılığı'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RuG0wLn7ayI/AAAAAAAAAF4/nZKPweWzKMs/s72-c/Virus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-2915774299087901722</id><published>2007-08-16T20:48:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T00:56:21.585+03:00</updated><title type='text'>Açılın!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RsSOHrn7avI/AAAAAAAAAFg/En74IYbtXd4/s1600-h/acilinbendoktorum.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5099356940710669042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RsSOHrn7avI/AAAAAAAAAFg/En74IYbtXd4/s320/acilinbendoktorum.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-2915774299087901722?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/2915774299087901722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=2915774299087901722' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2915774299087901722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2915774299087901722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/08/blog-post.html' title='Açılın!'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RsSOHrn7avI/AAAAAAAAAFg/En74IYbtXd4/s72-c/acilinbendoktorum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-2397795077148336267</id><published>2007-07-30T22:06:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T00:56:36.165+03:00</updated><title type='text'>Esrarengiz araba plakası</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rq4zsdf8c5I/AAAAAAAAAFY/Ydu0QLD4aaY/s1600-h/asda.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5093065067528483730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rq4zsdf8c5I/AAAAAAAAAFY/Ydu0QLD4aaY/s200/asda.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"Biliyor musunuz, bu akşam akıl almaz bir şey geldi başıma, plakası ARW 357 olan bir araba gördüm. Düşünebiliyor musunuz? Bu akşam eyaletteki onca plaka arasından o müstesna plakayı görme olasılığım ne kadardı acaba? İnanılır gibi değil doğrusu!"&lt;/span&gt; &lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;- Richard Feynman&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Çoğumuzun çevresinde vardır, hatta bizzat biz o çoğunluğun içinde olabiliriz, insanların çoğu etrafındaki pek çok olayı metafizik, paranormal, Allah'ın işi gibi konuların kapsamına giren olaylara bağlar. Samanyolu'nun dizileri bunun en tipik örnekleridir. Burada İslam'ın veya ilahi adaletin işine karışmayacağım, inandığım veya inanmadığımdan değil sadece bu iş başka bir yazının konusu, burada hayatın anlamını görmediği yerlerde arayan insanlara ve bunu yapmaya neden eğilimli olduklarına değineceğim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Nietzsche'nin dediği gibi, tanrının mı insanları yarattığı, yoksa insanların mı tanrıyı yarattığı cevabı kanıtlanamayacak bir soru. Ateistlerin bir kısmı, dinlerin, tamamen sosyolojik olarak, toplum içindeki adaletsizlikleri giderebilme amaçlı yaratıldığını savunur. Bu belki doğru değildir; ancak günümüzün araştırma ve düşünme özgürlüğünden (yani dinin ilk emri olan "okuma"dan) nasibini alamamış pek çok kişinin bir dine inanmasındaki esas sebep budur. Tabii ki bu işin psikolojik analizine girişecek değilim, nitekim çocuklukta öğrenilenlerin bu konuda çok büyük etkisi var, fakat bu tarz metafiziğe eğilimin çoğunlukla bu tip insanlarda olduğunu gözlemlediğimde, tümevarımın o huzurlu kollarına kendimi bırakmaktan alamıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Gayet de normal görünen bir olayı sırf normal olmadığını düşünmek istediği için bazı sebepler uydurarak "aha bak bu şundan olmuş" şeklinde tespit yapan insanların bu tespit hevesini, doğaya veya insanlara karşı güçsüzlüğünün kabulü olarak görüyorum. Nazar, ilahi adalet, kötülerin bu dünyada da cezasını bulması.. (halbuki dinde bu yoktur) Bunlara örnek olarak verilebilir, daha da örnek isteyen her akşam Samanyolu, Kanal 7 veya türevlerini izleyebilir. Örnek konusu insan, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;yenilgiyi daha işin başında kabul etmiş ki, bunun tamamen normal bir olay olabileceğini anlayamıyor. Halbuki, kendisi örneğin inanan bir kişiyse, kendi inancında da "iyiye doğru mücadele" kavramı vardır, hatta tüm dini bunun üzerine kuruludur aslında. Bu da bizi yine önceki paragrafta bahsettiğim konuya, araştırma, düşünme ve öğrendiklerinin arasında bağlantı kurabilme sorununa geri götürüyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Dediğim gibi, amacım ne bu insanları salak olarak nitelendirip yargılamak, ne inançlarına ileri geri laf etmek, ne de bu basit örneklerden yola çıkarak bazı kavramları reddetmek. Demeye çalıştığım şey sadece inandığımız her ne olursa olsun, onu yüzeysel düşüncelerle hayatımızın bir parçası haline getirmememiz gerektiği. Yaratan da muhtemelen bu şekilde inananları hiç istemezdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-2397795077148336267?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/2397795077148336267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=2397795077148336267' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2397795077148336267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2397795077148336267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/07/ar-metafizikselliin-eletirisi.html' title='Esrarengiz araba plakası'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rq4zsdf8c5I/AAAAAAAAAFY/Ydu0QLD4aaY/s72-c/asda.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3943613253070547641</id><published>2007-07-27T13:46:00.000+03:00</published><updated>2007-07-28T12:29:19.960+03:00</updated><title type='text'>Oynaşan bilinç</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rqo_ANf8c3I/AAAAAAAAAFI/VIpNb8qZolk/s1600-h/resim.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091951601551962994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rqo_ANf8c3I/AAAAAAAAAFI/VIpNb8qZolk/s320/resim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"Yoksunuz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bedenim, metriksteki tüplere benzer bir tüpün içinde, sadece bilincimi açık tutacak şekilde dışarıdan besleniyor. Bilincim iflas edene kadar beslenmeye devam edeceğim, sonrası sonsuzluk..&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bilinç çok garip bir şey, beni az daha dünya denen bir yerde yaşadığıma, hatta annem, babam, arkadaşlarımın olduğuna inandırıyordu. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Anlattığına göre akla hayale sığmaz bir evrenin içinde görülmeyecek kadar yer kaplayan dünya gezegeninde, Asya ile Avrupa arasında köprü gibi bir ülkede yaşıyormuşum. Annem ve babam, ki bunlar insan denilen karmaşık bir organizmaymış, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;20-25 sene önce tanışıp aşık olmuşlar (insanların birbirinden hoşlanma durumu) ve ilişkiye girip 9 ay sonra benim ortaya çıkmamı sağlamışlar. Ne komik! &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Bu dünya gezegeninde din denen bir şey de var. İnsanlar, evrenin merkezinde olduğunu sanacak kadar kibirli organizmalar, güneşin doğup batmasının çok daha eski olduğu tarihlerde (yıl deniyor buna) kendi zaaflarını, adaletsizliği ve ruhsal rahatsızlıklarını giderebilmek amacıyla Tanrı diye bir şey yaratmış. İnançlarına göre bu Tanrı her şeyi görüyor (ve her ne hikmetse dünya üzerindeki iğrençliklere rahatlıkla tahammül edebiliyor) ve dünya içi adaletsizliği öteki bir dünyada cezalandırıyor. İşin daha da komik yanı, evrenin kendi etraflarında döndüğü ve bu koca evrenin sırf kendileri için yaratılmış olduklarına inanabilecek kadar bencil ve zekilik özlemiyle yanıp tutuşan bu cahiller, bunlara gerçekten inanıyor! İnanılır gibi değil!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Bilinç denen şey gerçekten garip, tüm bu uydurmalarına gerçekten inanmamı bekliyordu belki de. Ah, bunları yutmayacağımı birazcık anlayabilseydi buna hiç kalkışmazdı ama ne yaparsınız.. Yemezler!"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Dış dünyanın tamamen bilincin üretimi olduğu ve etraftaki herkesin bilincin uydurması olduğu düşüncesi yeni bir düşünce değil. Peki ama, böyle düşünen birine, düşüncesindeki yanlışlığı nereden başlayarak anlatmak gerek?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Ya da bir dakika, düşüncesinin yanlış olduğunu kim söyledi ki?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3943613253070547641?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3943613253070547641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3943613253070547641' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3943613253070547641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3943613253070547641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/07/oynaan-bilin.html' title='Oynaşan bilinç'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rqo_ANf8c3I/AAAAAAAAAFI/VIpNb8qZolk/s72-c/resim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3852025627091387262</id><published>2007-07-11T18:30:00.000+03:00</published><updated>2007-07-27T00:12:13.122+03:00</updated><title type='text'>Olasılıksız</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RpT5IvN0LRI/AAAAAAAAAEw/b_-WZgbDROk/s1600-h/232517_2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5085963807716814098" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="176" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RpT5IvN0LRI/AAAAAAAAAEw/b_-WZgbDROk/s200/232517_2.jpg" width="191" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Improbable - Adam Fawer - 2006&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;A.P.R.I.L Yayıncılık - Çeviren: Şirin OKYAYUZ YENER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Fiyat: 18 YTL&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;"O kadar çok esrarengiz olgunun nedenini buluyoruz ki, bir şeyin bilinemeyeceğine inanmakta zorlanıyoruz. Ama yine de bilinemeyen, bilinemeyecek diye bir şey var. O da karşımıza geçmiş sakin sakin işine bakıyor." &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;- Henry Louis Menchen&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Fransız matematikçi Pierre-Simon Laplace, 18. yüzyılın sonlarında hazırladığı ve o günden bugüne kadar felsefe, fizik ve kimyanın da aynı sorunsala dahil olmasını sağlayan &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;deterministik tezinde, günün birinde evrendeki tüm yasaların bilindiğinde gelecekteki tüm olayların öngörülebileceğini söylemişti. Bu iddia, göründüğü veya okunduğu kadar masum değildir aslında. Zira bu bilimsel determinizm denen düşünceden hareket edecek olursak evrendeki her şeyin aslında belli olduğunu, eğer bu düşünce kanıtlanırsa kader kavramının da kanıtlanabileceğini, öte yandan her şeyin belli olduğu bir dünyada insanın aslında pek bir önemi olmadığını, hatta özgür irade, seçim, karar, düşünce dediğimiz şeylerin birer yanılsamadan ibaret olduğunu, insanın hayvandan pek bir farkı olmadığını düşünebiliriz -ki bu son 3 yüzyıldır fiziğin ve felsefenin kuantum felsefesi-fiziğinde buluşup bu işe bir çözüm aramasına neden oldu. Eğer Laplace'ın, ilk duyumda kulağa mantıklı gelen teorisi doğruysa, insan yaratılışının ne önemi vardı? Tanrı insanları neden yaratmıştı? Yoksa Tanrı dediğimiz de aslında bir yanılsama mıydı, Nietzsche'nin ünlü "Tanrı mı insanı yarattı, yoksa insan mı Tanrı'yı" sorusunun cevabı belli miydi? İşte bu noktada, 19. yüzyılın sonlarına doğru fizikçi Max Planck, kimyacı Niels Bohr, 20. yüzyılın başlarında Albert Einstein, Louis de Broglie devreye girer ve 1920'lerde Werner Heisenberg'in ortaya attığı Belirsizlik Teorisi ile işler iyice karışır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Max Planck, yaklaşık 4 yüzyıldır süregelen ve ışığın mevzubahis olduğu durumlarda tıkanan Newton fiziğinin önündeki yolu açan kuantum fiziğinin temellerini attı. Işığın, daha doğru tabirle fotonların hareketlerinin açıklanmaya çalışıldığı eski kuantum fiziği denilen Einstein-Bohr-Planck'ın çalışmaları, fotonların enerji ve hareketlerinin formüle edilmesi konusunda önemli adımlar attı. Sonraki yıllarda ise Alman fizikçi Heisenberg'in çalışmaları, yeni kuantum fiziğinin temelini oluşturdu. Heisenberg'in çalışmaları "Belirsizlik Teorisi" olarak bilinir ve elektronların konum ve momentumlarının (kütle x hız) kesin olarak bilinemeyeceğini, bu nedenle tüm yasalar bilinse dahi geleceğin öngörülemeyeceğini, milyonlarca olasılığın var olduğunu söyler. Kuantum felsefesi ise Tanrı'nın bu olasılıklarda gizli olduğunu ve bu olasılıkların yaşamımızı şekillendirdiğini anlatır. (buna kuantum teolojisi adı da verilir)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Bilim, tıpkı tarih gibi Hegel'in dediği üzere tez-antitez-sentez üçlüsüyle ilerler; delinin biri bir kuyuya taş atar - bin akıllı çıkartamaz - sonra bir başka deli, hayatım ne yapıyorsunuz taş o kuyuda değil şuradakinde deyip iki yığının da düşüncesini birleştirerek bir sentezle olayı çözümlendirir, pek tabii ki bu sentez de bir sonraki antitezin tezi olacaktır ve olaylar bu şekilde yığın halinde ilerler. Muhtemelen determinizm (Laplace) ile indeterminizmin (Heisenberg) savunuları 21. yüzyılda çıkacak bir başka Heisenberg veya Einstein tarafından birleştirilip bir çözüme ulaştırılacaktır. Fakat bu noktada biz biraz duralım ve bu "spekülasyonlardan" hareket edilerek kaleme alınmış 472 sayfalık bir hadiseye değinelim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Olasılıksız, pek de yeni sayılamayacak olasılık teorisi üzerinden yola çıkmış, Laplace soslu, Schrödinger'in kedisi destekli ve tatlı olarak da Belirsizlik Teoremi'ni sunan bir kitap. Kabaca, olasılık teorisiyle ilgili dersler veren esas oğlanın, bir KGB ajanının, Laplace'ın şeytanı hakkında (!) bilimsel (!!) araştırmalar yapan bir doktorun (bu mevzuya sonra değineceğim) ve bu doktorun çalıştığı hafiften gizli bir organizasyonun başındaki adamın "kader" tarafından yollarının kesişmesi sonucu ortaya çıkan bir öykü. Sonda söylemek istediğim şeyi başta söylemek gibi olacak ama, sürükleyici sandığınız kitapların hepsini unutabilirsiniz diyebilirim size. Da Vinci'nin Şifresi falan dahil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Clive Cussler, People gibi kurum/kuruluşların kitabın arkasında yer eden (belki fazla) övgülü cümleleri ve kapak tasarımı "beni al" diyor zaten, bu noktada esas değinmek istediğim, kitabın da resmen sloganı olmuş, yine arkasında yazan bir cümle: "bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz". Kitap, şu ana kadar okuduğum en sürükleyici kitap diyebilirim rahatlıkla ve çevremde kitabı okuyanların da görüş birliğine vardığı bir konu bu. Sürükleyicilik fazlasıyla tamam; ama b&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;urada kişinin kendi çizgisini belirlemesi gerekiyor; bir insan neden kitap okur? Zevk almak için mi, öğrenmek için mi, yoksa pul koleksiyonu yapmayı bırakıp kitap koleksiyonu yapmaya başladığından mı&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;? Ben açıkçası zevk almak için kitap okumanın doğru olmadığını düşünüyorum. Birkaç yüzyıl önce yaşasaydık, evet olabilir derdim, nitekim eğlence olanakları çok daha sınırlıydı. Ama günümüz koşullarında televizyon, bilgisayar, PlayStation falan varken sadece zevk almak isteyen birinin kitap okumasını sadece gözlerini yorması olarak görüyorum. Başa geri dönecek olursak; eğer kişi kitap = zevk almak diyorsa, bundan sonrasını okumanıza gerek yok; gidin alın. Başka şeyler düşünüyorsanız, ve sizi de sıkmadıysam, devam edelim.. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Kitap, olasılık teorisiyle başlıyor ve olasılık mevzuları hakkında birkaç ilginç veriyle yazar, okuru öyküye dahil etmeyi amaçlıyor. Yalnız bu konuda, çok önemsemediğim ama gözden kaçmayan bir ayrıntı var; dünyanın göktaşı çarpması sonucu yok olma olasılığıyla ilgili kitabın yanlış bir iddiası söz konusu. Ama esas sorun şu ki, kitaba adını dahi veren bu olasılık mevzusu, kitabın ilerleyen bölümlerinde kendine pek yer bulamıyor ve çok daha başka bilim alanlarına kendisini bırakıyor. Bu da kitabın aslında ne anlatmak istediğinin pek de belli olmadığını gösteriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Gelelim parantez içinde ünlemlerimle dürtüklediğim kitabın Laplace'ın şeytanı yorumuna. Laplace'ın şeytanı, tıpkı Platon'un mağarası, Ryle'ın üniversitesi, Schrödinger'in kedisi, Descartes'ın cini gibi bir alegoridir ve Laplace, bu şeytanı tüm kanunları bilen olarak tasvir etmiş, şeytanın tüm kanunları bildiği takdirde geleceği öngörebileceğini söylemiştir. Yani Laplace'ın şeytanı diye bir "varlık" söz konusu değildir. Gelgelelim, olasılık teoreminden yola çıkıp bambaşka diyarlara akan kitapta böyle bir "varlık", hatta insan söz konusu ve adından olasılık teorisi üzerine kurulmuş bir kitap gibi dursa da, kitap bu saçma ve komik Laplace'ın şeytanı yorumu üzerine kurulu! Fizikçi, hele ki kuantum fizikçisi hiç değilim ama eminim bir fizikçi bu kitabı okusa kendini Laplace'ın yerine koyar ve yanlış anlamanın nelere kadir olabildiğini düşünerek gülerdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Önceden de dediğim gibi kitap okumayı zevk almak için bir yol olarak görüyorsanız, buraya kadar niye zahmet ettiniz bilmiyorum ama gönül rahatlığıyla alabilirsiniz. Nitekim internetten okuduğum yorumlara göre pek çok kişi kitabı "okuduğu en iyi kitap" mertebesine yükseltmiş, demek ki bu düşüncedeki insan sayısı pek az değil. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Şayet bir şeyler öğrenmek istiyorsanız yine de tavsiye edebilirim, en azından kuantum fiziğiyle ilgili çok az da olsa bir şeyler öğrenebilirsiniz ki bu da felsefe tarihini Sofie'nin Dünyası'ndan öğrenmek kadar bir şey. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Ama şunu da okumaya niyet edenler için söyleyeyim, 18 YTL'nizi vermeden önce peşinen bilimsel açıdan kitabın yarım yamalaklığını kabul etmeniz gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;strong&gt;3/5&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;&lt;em&gt;olcay&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3852025627091387262?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3852025627091387262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3852025627091387262' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3852025627091387262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3852025627091387262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/07/olaslksz.html' title='Olasılıksız'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RpT5IvN0LRI/AAAAAAAAAEw/b_-WZgbDROk/s72-c/232517_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-3999628107732718763</id><published>2007-01-29T22:58:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:22:31.017+02:00</updated><title type='text'>Hokkabaz</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rb5xnsweNqI/AAAAAAAAAEQ/hA5BUX5M1DI/s1600-h/illusion.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5025579161035355810" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rb5xnsweNqI/AAAAAAAAAEQ/hA5BUX5M1DI/s320/illusion.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"Dikkatli bakıyor musunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Her sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birincisi "Vaat" bölümüdür. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir: iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan... Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci perdeye "Dönemeç" denir. Sihirbaz olağan bir nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür. Henüz alkışlamazsınız, çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir; onu geri getirmeniz gerekir.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Şu anda sırrı arıyorsunuz. Ama bulamazsınız; çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0482571/"&gt;&lt;strong&gt;The Prestige&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:65;"&gt;Fotoğraf: Joaquim Alves Gaspar - 1968&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Bunun üzerine kendimden bir şey eklemektense Platon'un Devlet'inde, yedinci kitapta yer alan pek meşhur mağara söylencesi diyaloğuna değinmek istiyorum, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisiyle. Ama okumaya üşenenler için Bryan Magee'nin kısaca özetini geçtiği şeklini yazayım, dileyen orijinal metni de okuyabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;"Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşılarındaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu bir duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri, ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi, diyor Platon, mahkumların bütün algılayabildiği ya da yaşantıladığı varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün gerçekliğin bu gölgelerden ve yankılardan oluştuğunu varsayacaklardır; bütün konuşmaları bu "gerçeklik" ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. Ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan bu insanlara anlaşılmaz gelecektir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Benim söylemek istediğim şudur ki, etrafımızda çıkışı görmesine rağmen o mağaranın ta dibine gözünü dikmeyi gerçekten isteyen çok fazla kişi var, belki biz de onlardan biriyiz ve evet.. sırrı çözmeyi değil, kandırılmayı istiyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:65;"&gt;&lt;br /&gt;Orijinal metni de yazıp upload ettim. İsteyen &lt;/span&gt;&lt;a href="http://rapidshare.com/files/14120919/Platon_-_Ma__287_ara_soeylencesi.rar.html"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;okusun.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-3999628107732718763?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/3999628107732718763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=3999628107732718763' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3999628107732718763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/3999628107732718763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/01/hokkabaz.html' title='Hokkabaz'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rb5xnsweNqI/AAAAAAAAAEQ/hA5BUX5M1DI/s72-c/illusion.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-4777881037883944514</id><published>2007-01-26T19:13:00.000+02:00</published><updated>2007-10-18T14:23:08.566+03:00</updated><title type='text'>dictum ac factum</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rbo2uMweNnI/AAAAAAAAADs/7KqdHwgblq0/s1600-h/gÃ¶rÃ¼nmez+dost.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5024388501611624050" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rbo2uMweNnI/AAAAAAAAADs/7KqdHwgblq0/s320/g%C3%B6r%C3%BCnmez+dost.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Bazı şeylerin değeri bizden uzaklaştıkça artar, insan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biridir bu. Mesela Sokrates şu an yaşıyor olsaydı, günümüz entellektüel ve felsefe araştırmacılarının peşinden koştuğu bir insan değil, hayatını sokaklarda geçiren pis, bakımsız ve üstelik de eğitimsiz bir "insan hayvanı" olurdu. Onun Sokrates olduğunu anlamak için entellektüellerin yüzlerce yıl çiftleşmesi, anca o süre sonunda doğanların onun değerini anlaması gerekirdi büyük olasılıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Neredeyse tüm görüşlerimiz, düşüncelerimiz, üstün sayılan kişilerden gelme, başkalarından alınmadır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;...Sokrates'in bize dostlarınca aktarılan konuşmalarını herkes beğendiği için biz de beğeniyoruz, kendi bildiklerimize dayanarak değil. Aramızdan Sokrates'e benzer biri çıksa çok azımız değer verirdi ona.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;...Hepimiz güzel olan şeyleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf ve sade olanlar bizim kaba gözlerimizden kolayca kaçıyor."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kendimiz Gibi Düşünme - Montaigne&lt;/em&gt; (çeviri: Kerim Çetinoğlu)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Uzaklaştıkça, daha doğrusu elden kayıp gidince değeri artan değerlerden biri de dostluktur. Okul dönemini her şeyin aslında daha kolay olduğunu, veya tek sorumluluğumun sınavlardan eli yüzü düzgün bir not almak olduğunu düşündüğüm için değil, her allahın günü birilerine bakmak "zorunda" olduğum için özlüyorum. Zira esas dostluğun değeri de kimsenin kimseye bakmak zorunda olmadığı dönemde anlaşılıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Göremeyen gözlerle bakmak çoğu zaman daha mutlu ediyor.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Montaigne, Etienne de la Botie; Epikuros da Metrodorus, kız kardeşi, matematikçi Poliyanus, Hermarkus, Leonteus, karısı Temista, tüccar Idomeneus gibileriyle yaşarken fark etmiş ki "insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir". Hatta Epikuros bu konuda şöyle der: "Bir şey yiyip içmeden önce ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." İşin biraz daha derinine inersek; dostu bu kadar gerekli kılan şey bir nevi Güzin abla (tercihen Güzin abi, veya Güzin abigibiabla, ne bileyim) olması değil; pek çoklarının sandığı üzere paylaşmanın verdiği mutluluk da değil. Ne benciller tanıyorum paylaşmayı aklına bile getirmeden bir şekilde dostluklar kurabilmiş olan -kendim gibi mesela. &lt;strong&gt;Dost edinmenin insana sağladığı esas yarar, insana "normal olduğunu hissettirmesidir" bana kalırsa&lt;/strong&gt;. İlkokul münazaralarını hatırlayın, normal olan bir dünyada anormal olmak kolay mı sizce? (ayrıca çok gezen daha çok bilir bence. isteyene bilimsel olarak kanıtlayabilirim, evet bu ukalalığımın dayandığı bilimsel bir gerçek var) İşte dost bu noktada devreye girip kelimenin başındaki -a'yı söküp atar, paylaşmayı aklınıza getirseniz de, getirmeseniz de.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Dost edindiğini sanmış birisi için aydınlanma anı, hiç dostu olmamış -ki bunların sayıları hiç de azımsanacak kadar değildir- birinden daha zordur. İnsan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biri de nankörlüktür. (tabi peygamberseniz orası ayrı) Sadece en bilge geçmişe şükredip şimdi de aynını istememe olgunluğunu gösterebilir. O zaman bu ucuz piyesin içindeki insan ne yapmalı, öfkesini arkadan konuşup kendini küçülttüğünü fark etmeyerek mi çıkarmalı, üzüntüsünü uzaklaşarak mı gizlemeli, yoksa her zaman olduğu gibi kimsenin bakmadığı -belki de bakmasına izin vermediği- penceresini bir kez daha kapatıp şarkılarda, satır aralarında, filmlerde mi aramalı teselliyi? Bu bilinmezlikten dolayı, o insanın işi daha zordur işte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Göremeyen gözlerle bakmayı istemekten başka yapılabilecek bir şey yokmuş gibi geliyor.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-4777881037883944514?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/4777881037883944514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=4777881037883944514' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4777881037883944514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/4777881037883944514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/01/dictum-ac-factum.html' title='dictum ac factum'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/Rbo2uMweNnI/AAAAAAAAADs/7KqdHwgblq0/s72-c/g%C3%B6r%C3%BCnmez+dost.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6282752615839139844</id><published>2007-01-19T21:44:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:22:31.569+02:00</updated><title type='text'>Sınırların reddi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RbN9kd27C5I/AAAAAAAAADc/ui8q1v5yaaU/s1600-h/kafaya_monte.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5022496074891987858" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RbN9kd27C5I/AAAAAAAAADc/ui8q1v5yaaU/s320/kafaya_monte.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi olmadık çemberler içine hapsediyoruz". - Montaigne&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Bilmeyenler için bir hatırlatma: biz insanız, tek bir atadan gelmişiz. Bu kısa aradan sonra derdimize devam ediyoruz sevgili izleyenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, aptallara hizmet verdiğini gözlere sokarcasına emeklemeyi öğrendiğimizden beri bildiğimiz şeyleri hatırlatarak görevini yaptığını sanan programcılara gönderme yapmıyorum, laf sokuşturma pelerinimi çıkardım da geldim buraya. Bundan habersiz o kadar çok kişi tanıyorum ki, bu hatırlatmaya gerçekten ihtiyacı olmayanları yanıma alsam büyük olasılıkla yalnız kalırdım her zamanki gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede doğduğunu, doğduğu yerden kaç "ırk" geçtiğini, o ırkların kökenlerini, geldiği yerleri bilmeksizin ilkokulda öğretilen sözde milliyetçilik bilgisiyle kendini belli sınırlara (ülke sınırları) kapaması buyurulan insanın bu sınırların "sınır" olduğu bilincine varamadan sınırlar dahiline kıstırılmayı mutluluk sayarak bunu savunuyor olabilmesi bana komik geliyor. Bunun altında yatan etken bana kalırsa ev duygusu, yani bir yere, bir millete ait olma duygusu. Ama bu yerin dünyanın kendisi olması gerekirken ufacık bir coğrafi bölge olması bana komik geliyor işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Bursa'da doğdum, Türk'üm, ama soyum konusunda birkaç yüzyıldan daha öncesi konusunda hiçbir fikrim yok ve en uzaktaki atamın da Türk olduğunu hiç sanmıyorum. Hal böyleyken, benim yanlışıyla doğrusuyla Türklüğü 3 maymun duyarsızlığıyla savunmam benim pek de düşünebilen bir hayvan olmadığımı gösterir. Ama bazıları bunu anlamıyor, Türklük kavramını "yüceltmeyici" söylemlerin öznesinde hep bir tarihsel düşmanlık aranıyor; çevresini bırakın bizzat kendi tarihini umursamayarak. Ama bu kişileri yeterince haksız bulmuyorum, çünkü kişi olarak kendisinin tarihini umursamamak üzerine eğitilmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, normal zamanda izlememeye çalıştığım televizyonda "her ülke teröristtir" yazılı bir afiş görünce bunlar aklıma geldi, neden doğru olmasın ki? Ama ne demişler, "dinime küfreden müslüman olsa.." O pankartı açan insan acaba hangi amaçla açıyor? Öldürülen Ermeni yazarın katilinin Türkiye olduğunu düşündüğü için mi, kendisinin aslen bir Ermeni olduğundan ötürü bir günah keçisi aradığından mı? Niye orada yürüyor, yoksa tamamen "arı bir Türk" olarak (heh) Avrupa Birliği'nin olası tepkilerini azaltma amaçlı bir sahiplenme yürüyüşü mü bu? O yazarın ismi Hrant Dink değil de Ali Veli olsa yine yürür müydü? (nitekim Ali Veli değil de Ahmet Taner Kışlalı olmuştu o isim.. ve ben yürüyen kimsecikleri hatırlamıyorum) O yazarın ismi Ali Veli olsaydı Deniz Baykal "Allah rahmet eylesin, ülke değerli bir kalemini yitirdi" demesi gerekirken "provokasyonlara gelmeyeceğiz" diyebilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya insanına, aslında sahip olmadan dayattırılan bu sınırlar insanları bazen o kadar komik duruma düşürüyor ki yapmacıklığın bu kadar bariz olmasını bazen nedenini sorgulamaksızın sadece komplo olarak görebiliyorum. Atina gibi bir yerde yaşıyor olmasına karşın bir insan, Sokrates, soranlara "dünya vatandaşıyım" diyorsa, acaba biz nereliyiz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6282752615839139844?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6282752615839139844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6282752615839139844' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6282752615839139844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6282752615839139844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2007/01/snrlarn-reddi.html' title='Sınırların reddi'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RbN9kd27C5I/AAAAAAAAADc/ui8q1v5yaaU/s72-c/kafaya_monte.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6454630400470807509</id><published>2006-12-29T22:14:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:24:08.442+02:00</updated><title type='text'>?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RZWan7OasxI/AAAAAAAAACk/OFDGGCowvJQ/s1600-h/cikis.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5014083770850652946" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RZWan7OasxI/AAAAAAAAACk/OFDGGCowvJQ/s200/cikis.jpg" border="0" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Bizler, ne yöne gideceği belli olmayan bir arabaya bağlı köpekler gibiydik.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir." &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;İlk başta kaderci, ne edek kardeş alın yazımız böyleci, vermediyse Mabud neylesin Mahmutçu, Urfa'da okısford varıdı da biz mi gitmedikçi, mutaassıp bir düşüncenin örneği olarak gördüğüm Zenon'un bu paragrafının, bir başka Stoacı filozof Seneca tarafından da şöyle desteklendiğini görünce bir kez daha düşündüm:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmanın boynunu daha fazla sıkmasına yol açar. Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense ondan kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz." &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Düşünmemin sebebi Seneca'nın böyle desteklemesi değil, böyle bir desteğin Seneca tarafından gelmiş olmasıydı. Geceleri köşe başlarını kesip insanların gırtlaklarına bıçağı dayayan, bir oğlana aşık olup pipisini kestirerek evlenen, senatörlerin eşlerini toplu seks yapmaya zorlayan deli Neron'un öğretmeni olma talihsizliği Seneca'nın kaderiydi belki. (deli İbrahim'ler sadece Osmanlı'da yok, Roma da çok deli görmüş geçirmiş) 2 kez istifasını sunmasına karşın istifası kabul edilmeyen Seneca'nın ölümden kaçış olmadığını anladığı zaman tasmasını çekiştirip durmaktansa olayı kadere bağlaması belki bir çıkış yoluydu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Yani demeleri odur ki insan kendi gerçekleriyle yüz yüze gelmekten korkmadığı sürece hayata karşı cesur olabilir. Montaigne'in birinin de dediği gibi, insan kendine apaçık olabildiği sürece nefes darlığı yaşamadan soluk alıp verebilir. (aslında ben dedim bunu şimdi, ama kendisinin de düşüncelerinin ana fikri bundan farklı değil) Hatta 16. yüzyılda (aslında halen) gizlenmesi gereken sandıklar olarak görülen cinsellik gibi konularda söyledikleri, insanın kendine apaçık olması gerektiği konusundaki düşüncelerini sağlamlaştırıyor: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"En yüce tahtta bile üstüne oturduğumuz kendi kıçımızdır. Krallar ve filozoflar da sıçar, hatta kadınlar bile."&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Kısacası insan, yaşamın her türlü gerçeğine karşı açık görüşlü olmalıdır; ancak aşılamayacak dağlara göz dikenin kendisi yorulur, başkası değil. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Gördüğü her aforizmaya hayran kalıp aslında gerçekten anlamını bile bilmemek, lüzumsuz bir insan profili ortaya çıkardığından dolayı (çok var bu profile sahip duygusal nezlelilerden) bu kategoriye dahil olmamak için düşündüm biraz. Hangi dağ aşılabilir, dağların aşılma kıstasları nelerdir, yoksa acaba septik takılıp nasılsa doğru bir şey yok, bir yargıda bulunmayalım, takılalım öyle işte hacı mı demek gerek? Azimle sıçanın taşı deldiği gibi yoksa dağlar da delinebilir mi? Sembolik bir anlamda söylüyorum bunları elbette, zira insanlık fizik biliminde birazcık adım atabildiyse (mesela kazmanın icadı gayet yeterli bir ilerleme olabilir bu iş için) dağlar pekala delinebilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Aşılamayacak dağ ile kastedilenin her umutsuzluğa kapıldığında kolay bir çıkış yolu olan kaderciliğin kollarına kendini teslim etmek olmadığı kesindir. Peki Seneca ve Zenon'un bahsettiği bu tasmanın menzili nedir, nereden sonrasına geçmek boğazımızı sıkmaya başlar? Sanıyorum bu sorunun yüzlerce cevabı olurdu ve hiçbiri tatmin edici olmazken hepsi söyleyenine açıklayıcı gelirdi. İşin kötü olan kısmı ise bu soruya bir türlü cevap bulamamak ve doğru olduğunu umursamadan her türlü soru işaretine kafa göz girişmek. Belki bir ömür onlara girişmekle geçecek ama soru işaretinin en kırılgan kıvrımında bile en ufak bir değişiklik olmayacak.. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Belki..&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6454630400470807509?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6454630400470807509/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6454630400470807509' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6454630400470807509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6454630400470807509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/12/bizler-ne-yne-gidecei-belli-olmayan-bir.html' title='?'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RZWan7OasxI/AAAAAAAAACk/OFDGGCowvJQ/s72-c/cikis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-5630635044070088170</id><published>2006-12-16T23:54:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:24:10.292+02:00</updated><title type='text'>Değişmeyen tek şey değişimdir</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RYXN3bOasuI/AAAAAAAAAB8/rIuIk0Bku5U/s1600-h/gazetekafa.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5009636512604271330" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RYXN3bOasuI/AAAAAAAAAB8/rIuIk0Bku5U/s200/gazetekafa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Değişmişim. Böyle söylediler. Herakleitos'un Panta Rhei'sinden daha farklı bir değişim bu, bir insan için kullanıldığında değişim, kulağa kötü gelen bir kelime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin kötüsü ne biliyor musunuz? "Değişmişim, hah, kıçımın kenarı" diyemiyor olmamdı. Beynim bir yandan kabullenmeye çalışırken diğer yandan haklısın diye haykırmak isteyen ağzımı tutmaya çalışıyordu. Tutsa ne olacak ki, kimi kandıracaksın aptal beyin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, sanıyorum değiştim. Olayı gittikçe vahimleştiren Uğur Dündarsal bir yaklaşım sergilemek istemem ama işin daha da kötüsü, sanki böyle olacağını biliyordum. Stoacı Seneca haklıydı, insanların, dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl olduklarına ilişkin tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirleri insanı öfkeye sürüklüyordu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Düşkırıklığı öfkeden doğuyordu çünkü.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RYXNs7OastI/AAAAAAAAAB0/V8zpVGhQlc0/s1600-h/atogluat.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5009636332215644882" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RYXPIrOasvI/AAAAAAAAACE/WfFJCoTM5rM/s200/atogluat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Bir hoşnutsuzluk bürümüş düşüncelerimi. Öyle söylediler. Daha fazlasını gördükçe daha hoşnutsuz olmaktan daha doğal bir şey olabilir mi ki? Hayran olunacak birileri yaşamıyorsa, en azından benim etrafımda, kıçımdan tapılası bir insan modeli mi çıkartayım? Yalnız hemen celallenmeyeyim, sanıyorum nefes alabilmek için bunu yapmak lazım. Ya da bir hipodroma gidip gözlerimin yanlarını kapattırmam lazım. Al eline kuponu, ara nalkaponu, hadi bakayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay önce doğallıktan &lt;/span&gt;&lt;a href="http://ksilofon.blogspot.com/2006/10/doallk-zerine.html"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;bahsetmiştim&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;, Mayalıların 21. yüzyıl aklıyla anlaşılamayacak olan oyununa değinerek. Dışarıya çıkınca 38 dişiden 32'sinin sarışın-mavi gözlü-esmer tenli olduğu bir ortamda doğallıktan bahsetmek komikmiş, bunu gördüm. (kalan 6 kişi de siyah saçlı-esmer tenli veya bildiğimiz gotik kombinasyonuna sahip, solaryumdan taze çıkmış çoğu) Ya analar artık güzellik-çirkinlik kavramını aştı, canı sıkıldıkça taş bebekler doğuruyor, ya da feci şekilde kandırılıyoruz. Dış görünüşe, buz dağının görünen kısmına değiniyorum, arkası daha da vahim çünkü. (Titanic olup toslayıp batasım gelir diye bir halk türküsü vardır bu gibi toplumsal sorunlarla karşılaşıldığında söylenilegelen) Böyle bir ortamda hayal kırıklığı, öfke, nefret, hoşnutsuzluk, çok mu ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğuştan getirdiğim bir mutsuzluk mekanizmasını körükleyerek kendimi haklı çıkarmaya mı çalışıyorum, yoksa karamsar olmak 21. yüzyılı yaşıyor olmanın doğal bir gerekliliği mi? Bu iki sorunun cevabı ne olursa olsun, insanların arasına karışabilmek için ya gözleri kapattırmak, ya da rektumdan tapılası bir insan modeli çıkartarak acıyla geçen bir hayatın sonuna kadar hayali bir yol göstericiye baka baka kendini tatmin etmek, onu ölene kadar dış dünyadan izole etmek gerekiyor sanırım. Eh, zaman kötü.. bir tarafları kollamak lazım :p (blog'a da ilk defa bir smayli koydum, kayıtlara geçsin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde doğallıktan bahsetmiştim. Bu gidişle de çok bahsedeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bir sağlık sorunum olmazsa, ünlü Türk kahramanı "Niyazi" ile aynı kaderi paylaşmazsam, veya Marduk ırzıma geçmezse, ölümüm bu yüzden olacak.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-5630635044070088170?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/5630635044070088170/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=5630635044070088170' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5630635044070088170'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5630635044070088170'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/12/deimeyen-tek-ey-deiimdir.html' title='Değişmeyen tek şey değişimdir'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RYXN3bOasuI/AAAAAAAAAB8/rIuIk0Bku5U/s72-c/gazetekafa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-7405425278973019799</id><published>2006-12-09T21:05:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:24:11.689+02:00</updated><title type='text'>Kirlenmek güzeldir</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RXsgZjkZ91I/AAAAAAAAABM/LxF0wKko9-M/s1600-h/golge.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5006631034169194322" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RXsgZjkZ91I/AAAAAAAAABM/LxF0wKko9-M/s200/golge.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Daha yazıya başlar başlamaz gardımı alayım: böbürlenmek amacıyla söylemiyorum asla; yalan söyleyemeyen biri yetiştirdikleri için hayran olduğum kadar yalanın ne olduğunu öğretemedikleri için kızıyorum annemle babama. Beğendiği her şeyle kendini özdeşleştiren bir kişilik arayıcısı olduğumu düşünmemekle birlikte, &lt;strong&gt;Takva&lt;/strong&gt; filmini izledikten sonra aklıma geldi bunlar. Dindar biri olmamama rağmen kendimi esas oğlanın yerine koyduğumu fark etmem garip geldi bana. Şöyle gerisingeri esnedim biraz, dedim ne oluyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Güzel bir giriş ve gelişmeyi takiben "sıkıldım hacı ya" deyip bitirivermiş gibi bir izlenim bırakan bir senaristin kaleme aldığı film, aslında &lt;em&gt;yalan dolan bilmeyen birinin kurtlar sofrasına oturduğunda nasıl yem olabileceğinin &lt;/em&gt;fena olmayan bir gösterisi. Ama ne oluyoruz dediğim şey öykünün başarısı/başarısızlığı, Erkan Can'ın göz yaşartıcı oyunculuğu, reklam yumağı afişinin üzerinde bir "Altın Portakal'ımı yedim, bekliyorum" yazısının eksik olması değildi. Yağan yağmurun altında yere kapaklanmış, yağmura gözyaşlarını katarken içindeki sellerde boğulmamaya çalışan Erkan Can'ın ellerinin altında, bana dönük bir ayna varmış gibi görmemdi belki bu kadar şaşırdığım şey. Filmin sadece din, şeriat, dernekler üçgeninde geçen olayları anlatmadığı kesindi. Filmin anlattığı, kurtlar sofrasına düşmüş birinin daha insansı, daha öznel, daha doğuştan gelen eksiklikleri (ya da fazlalıkları) hakkında bir şeyler olabilirdi mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yem olma gerçeği olabilirdi mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RXsgQDkZ90I/AAAAAAAAABE/QuTGGUZdDuQ/s1600-h/gozluk.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5006630870960437058" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RXsgQDkZ90I/AAAAAAAAABE/QuTGGUZdDuQ/s200/gozluk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Çok inek bir ilkokul dönemi geçirdim ben. 70'lerin Türk filmlerindeki gibi, çapı 35 cm kadar olan insan ötesi ebatlarda bir gözlüğüm vardı. Rüzgarlı havalarda gözlüğüm uçup da yere düşecek diye çok korkardım -malum, Bursa'da lodos çok olur. Sanıyorum tek korkum buydu. Gözlüğümle aramdaki duygusal bağdan, veya gözlük kafamdan uçunca etrafı göremeyeceğimden falan değildi bu korku; uçarsa annemle babam üzülecek, ve beni üzülmemem için teskin edip zor kazandıkları parayla bir tane daha gözlük alacaklardı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Sanıyorum tek korkum buydu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Şunu anladım ki küçükken öğrenilmesi gereken şeyler ertelendikçe daha zor ve acı verici şekillerde kendini öğretiyormuş. "Gözlüğün uçması korkusu"nun dışındaki tüm korkular dahil buna. Kendi kendinin çocukluğuna inen bir psikolog edasıyla yine eskiye dönecek olursak (ki kelin merhemi olsa kafasına sürermiş ama yok); bir insanın yalan söylüyor olabileceği fikri aklıma bile gelmezdi küçükken, çünkü açık bir örneği olmamıştı karşımda. Aslında ailemden daha da yakınımda olan kişilere kızmam gerek bu konuda sanıyorum. Yanınıza &lt;strong&gt;yaklaştırdığınız&lt;/strong&gt; bir insandan zarar gelebileceğini düşünmezsiniz çünkü. Peki ya o &lt;strong&gt;yanı başınızda duran kişinin aslında size hiç ihtiyacı yoksa, yanına gitmediğiniz sürece yüzünüze bakmaya tenezzül bile etmiyorsa, zorla göz göze gelmek durumunda hayatınızda gördüğünüz en anlamsız, en boş bakışların tam karşınızda durduğunuzu fark ettiyseniz, kimi suçlayacaksınız?&lt;/strong&gt; En insani şeylerden biri olan dostluk kavramının bile yalan olabileceğini düşündükçe hırsınızı neyden çıkaracaksınız? Gözlükten çıkartamam, yıllar önce kırılmıştı zaten.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Yem olmak için, bir yandan fırtınalar koparken diğer yandan "doğal seleksiyon, doğanın kanunu, besin zinciri vıttırı hoba" diye sükunetle geveleyen bir diskaviri belgeselcisi edasıyla, birinin ağzını kocaman açıp ham yapmasını beklemek gereksiz. İşler malesef o kadar basit yürümüyor düşünen hayvanlar dünyasında. &lt;em&gt;Suçlayacak kimse bulamayınca kendi nefesinize yem olursunuz çünkü.&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Küçükken öğrenmiş olmayı istediğim çok şey var aslında. Herhangi bir enstrüman olabilir bu. (küçükken orgda gesi bağları çalıyordum ama o sayılmaz sanırım) Veya son nefesi alana kadar düşündüklerimi etkileyecek, daha insani, daha öznel bir şey olabilirdi mesela.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Yem olma gerçeği olabilirdi mesela.&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-7405425278973019799?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/7405425278973019799/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=7405425278973019799' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7405425278973019799'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7405425278973019799'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/12/kirlenmek-gzeldir.html' title='Kirlenmek güzeldir'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_tHBCEwnfdH4/RXsgZjkZ91I/AAAAAAAAABM/LxF0wKko9-M/s72-c/golge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-1547038810312306514</id><published>2006-11-25T22:50:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:24:14.337+02:00</updated><title type='text'>Mutlu olmak için gerekenler listesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/5611/3878/1600/496470/biradamvardicanisikilan.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger2/5611/3878/200/552132/biradamvardicanisikilan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;1. Londra'nın merkezinde, George Dönemi'ne ait neoklasik bir ev.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;2. Uçuş korkusu olan yolcular için, iniş uyarı sistemi, türbülans radarı ve CAT II Otopilot gibi sayısız elektronik aksamıyla, Farnborough'ya ya da Biggin Hill'e çekilmiş bir jet uçağı. (bir Dassault Falcon ya da Gulfstream IV)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;3. Lucca yakınlarında, Marlia'da Orsetti Villası.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;4. Büyük çalışma masasıyla, şöminesiyle ve bahçe manzarasıyla bir kütüphane.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;5. Lincolnshire'daki Belton Malikanesi'ninkine benzeyen bir yemek odası.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;6. Bir duvar nişine yerleştirilmiş yatak. (tıpkı Jean-François Blondel tarafından Paris'te yapılmış yatağa benziyor)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;7. Kocaman bir banyo; ortada, mermerden bir platformun üzerinde, mavi istiridye kabuklarıyla süslü, bir küvet.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;8. Faizin faiziyle yaşamanıza yetecek kadar çok para.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;9. Ile de la Citê'de, hafta sonları gideceğiniz, en seçkin Fransız mobilyalarının üretildiği (aynı zamanda hükümetin en zayıf olduğu) XVI. Louis Dönemi'nden parçalarla döşenmiş bir çatı katı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Kulağa çekici geliyor değil mi? "Felsefenin Tesellisi" kitabında Alain de Botton'ın ortaya koyduğu bu liste, düşünme kapılarını kapatınca kafanın üzerinde beliren balonun içinde yazanın kulağa gelene ayak uydurduğunu gösteriyor: "oha süper lan hacı istiyorum bunu". Bu cümlede ince bir sorun var yalnız, mutlu olmak için gerekenleri düşünme kapılarını kapatarak düşünmek mi gerekiyor? Dombililik değil midir bu?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Alasıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Bundan 2347 yıl önce doğan bir adam vardı (canı sıkılaan. ahahah. ay ben ölmeyeyim.) bu dombililiğin farkına varmış olan. Mutluluk üzerine o kadar düşündü ki, parayı, şanı, şöhreti tepip ıssız bir kulübede bitki yetiştirerek gökyüzüne bakmaktan başka işi olmayacak kadar ciddiye aldı mutluluğu. Ne alaka mı? Tamamen bomboş bir beyinle daha mantıklı bir düşünme nasıl yapılabilir? Evet, bu işi bu kadar ciddiye alan adam Epikuros'tu. (baştan söyleyeyim, bu adama Epikür demenin Osman'a Osm demekten farkı yoktur!)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki listeyi ikiye, sonra dörde, sonra sekize ve daha sonra 2 üzeri n'e katlayıp çöpe atan bu adam, 3 maddelik bir liste oluşturdu. Epikuros'a göre mutlu olmak için gerekenler listesi şöyleydi:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;1. Dostluk&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;2. Özgürlük&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;3. Düşünmek&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İlk maddeyi oluştururken şöyle diyordu Epikuros: "Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." Varlığımızın birileri tarafından onaylanmasının bizi mutlu kılacağı konusunda Epikuros haklıydı, ve bu onaylama işlemini dosttan başkası gerçekleştiremezdi. Felsefeden uzak bir yaklaşımla "güneş kardeş, ay amca, çiçek böcük" gibi çağrışımlarla gelecek bu listenin içerisinde önemli bir nokta var atlanmaması gereken ki o da düşünmektir bana kalırsa. Epikuros belki kendine terapi yöntemini düşünerek gerçekleştirerek pre-hedonist olarak adlandırmak istediğim felsefesini ortaya koymuştu; ancak düşünerek insanın olabileceğinden daha kötü olabileceğini belki de hesaba katmamıştı. Zira Wachowski biraderler ne demiş: "ignorance is bliss". (cehalet mutluluktur)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Cehalet gerçekten de mutluluk mudur? Aldığım nefes sayısı henüz fazla olmasa da kendi kişisel tecrübelerime dayanarak tersini söyleyemem; ancak şunu diyebilirim ki bilmek, insanı daha mutlu yapmıyor. Montaigne'in birinin de dediği gibi, "insanlar başağa benzer, boşken diktirler; doldukça eğilirler". Dolayısıyla mutluluğun kaynağı olarak düşünceyi almamak, en azından sınırlandırmak gerekiyor. Tertemiz bir kafa da olsa, her kafa en mantıklıya düşünerek ulaşabilmek için yaratılmamıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;Hiç de bomboş diyemeyeceğim bir kafayla Epikuros'un yaptığını yapmaya çalışsam da şunu diyebilirim ki, kapitalist, maddiyatçı anlayışın damarlarına kazandığı bir toplumun (ki günümüzde bunların sayısı yaklaşık 7 milyar) ne bir ekmek-bir bardak su ile mutlu olabileceğine, ne de her şeyden uzaklaşıp bir bahçede kendini düşünmeye adayacak kadar cesur olduklarına inanıyorum. Sıkıcı geliyor değil mi? Halbuki faizin faiziyle yaşamaya yetecek kadar çok parayla neoklasik bir evde şöminenin çıtır çıtır ateşinin karşısında anlatacağı şey sınırlı olan bir film izlemek daha zevkli gibi görünüyor. Ama emin olun, bunlara sahip olsaydık bile, mutluluğu arayacak bir başka hayalimiz olurdu. Çünkü biz &lt;em&gt;hayallerle kendini tatmin eden birer mastürbatörleriz.&lt;/em&gt; Çünkü biz, Epikurosçu şair Lucretius'un dediği gibi; &lt;em&gt;"hasta birer adamız, hastalığın kaynağından habersiz".&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Benim mutlu olmak için gerekenler listemde tek bir madde var. Çünkü &lt;strong&gt;elindekiyle yetinmeyi bilen insan&lt;/strong&gt; için daha büyük bir mutluluk kaynağı olamaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-1547038810312306514?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/1547038810312306514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=1547038810312306514' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/1547038810312306514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/1547038810312306514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/11/mutlu-olmak-iin-gerekenler-listesi.html' title='Mutlu olmak için gerekenler listesi'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-6140498015586864665</id><published>2006-11-22T21:58:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:25:47.353+02:00</updated><title type='text'>Dır dır üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/1600/agizseysi.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/200/agizseysi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt; Sinop'lu filozof Diyojen'e bir gün sorarlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üstad, birinin bilgili olup olmadığını nasıl anlarsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sefilliğin mutluluğuyla yukarıdan bakabilen bilgin, cevap verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ Konuşmasına bakarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki ya konuşmuyorsa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündürücü cevap çok da gecikmez:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ O kadar akıllısına hiç rastlamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamı sağa çeviriyorum, beğenmeyip sola çeviriyorum, onu da beğenmeyip ileri bakıyorum, arkama dönüyorum; her yerde, herkes bir şeyler konuşuyor. Dışarıdan öyle görmüşüz ya. Ya da içeriden. Konuşunca adam oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşunca adam mı oluyoruz ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz gümüşse, sükut altındır demiş isimsiz filozofun biri. Kibarca demiş ki, yeter be kardeşim bir sus yahu dır dır kafa bırakmadın adamda. Ya da öyle dememiş ben uydurdum şimdi. Uydurmuş da olsam, filozofun diline tercüman, dertlerine kılavuz olmuş olsam da değişmeyen bir gerçek var ki davul da çok ses çıkarır; ama içi boştur. Dan dan bağırır durur, notası yoktur bir şeyi yoktur. (Kütahya'nın davulcuları dünyanın notalı davul çalan tek davulcularıymış ayrıca. gereksiz bilgiler ansiklopedisi cilt 3 sf 57 prgrf 3.) Hele bir de vurmasını dahi bilmeyen biri eline aldıysa onu, sadece içi de değildir boş olan. Histerik duygular içerisinde en yakın balkon, çatı, veya bıçak türevi kesici aletler aramaya iter karşısındakini. &lt;em&gt;Boşluğun içinde nefes almak zordur.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Biz burada elimizin yettiği kadarıyla sıçmıklar üretiyoruz, ama aynı şey ağızla yapılmaz. Bir kişi aynı anda hem konuşup, hem sıçmamalı. &lt;strong&gt;Çene ishali&lt;/strong&gt;ne yakalanmış zavallılara bakın, anüsüyle tek vücut olmuş ağzının her açılışında çıkan "şey"lerin daha da mide bulandırıcı olduğu zavallılara. Acıyorum böylelerine, muhtemelen isimsiz filozofun söylediğini bırakın, kendisinden bile haberi yoktur. Acıyorum; vurmasını bilmemek bir yana, tutmasını bile beceremeyen bir davulcunun taşıdığı bir davuldan farklı değildirler. Keşke dan dan diye bağırabilseler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;İşin en kötü yanı nedir biliyor musunuz? Hayır, Diyojen gibilerin azlığı, anüslerin talihsizliği ya da davulların dramatik tragedyası değil. Esas sorun farkındalıktır. "Bilmiyorsan"ın farkına varıp susarak, insanların adam sanmasını izlememektir. "Biliyorsan konuş da ibret alsınlar"ı popodan anlayıp "biliyorsan da bilmiyorsan da konuş hacı ne fark edecek" mottosundan hareket etmektir. Yüz, hatta binyıllar önce Aristotales'in Lyceon'unda koca koca yazanı (kendini bilmek) ikibinbeşyüz yıl sonra bile anlayamamış olmaktır. Bir önceki paragrafta acıyordum ya böylelerine. Şimdi hangi kelimeyi kullanarak üzgünlüğümü, nefretimi dile getirsem, kararsız kaldım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Konuşunca adam mı oluyoruz ki biz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Sanmıyorum.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-6140498015586864665?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/6140498015586864665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=6140498015586864665' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6140498015586864665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/6140498015586864665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/11/dr-dr-zerine.html' title='Dır dır üzerine'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-5483757283560927804</id><published>2006-11-03T22:28:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:26:27.084+02:00</updated><title type='text'>Hepimiz makaselliyiz (a.k.a hangimiz makas elli değiliz ki?)</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/1600/resim-vallabak.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/200/resim-vallabak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Televizyonda gösterimi de yoktu, kendim kalkıp da izlemedim, öyle durup dururken aklıma geldi geçen gün; hangimiz makas elli değiliz ki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Hiçbirimiz makas elli değiliz, tabi &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Morgellons"&gt;morgellons&lt;/a&gt; filan olanınız varsa bilmem ben. (kablosu olmasa da makas da basit bir makinedir sonuçta) Ama çok büyük bir ortak noktamız var: tamamlanmamışız biz. Ortak olmayan büyük bir noktamız da var; hiç umrumuzda değil ki bu. Her ne kadar genel olarak ibiş bulsam da, Nietzsche'nin, 66 yıllık hayatında doğru söylediğini yadsıyamayacağım übermensch kavramı umrumuzda değil. (e.g nerde &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=reich"&gt;uberreich&lt;/a&gt;, oraya yerleş. hoba almanca-türkçe sentezi bir kafiye yaptım)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Umarım sadece benim çevremdedir bu durum, gözümü çevirdiğim her yandaki nefes alan şey, sadece nefes alıyor. Filozofide, biyolojide, hatta sağlık dersinde ne derler; insan, düşünen bir varlıktır. Zekasını kullanmayan insan ise, içgüdü yoksunu olan geri kalan bünyesiyle beraber hayvandan daha değersizdir, hatta bu dünyadan kommensalist bile olsa yararlanamaz, olsa olsa parazittir o. Düşünmeye harcanan oksijeni alan "insan"la aynı havayı solumayı hak etmiyordur o. Üretmek, veya üretemiyorsa en azından kendini geliştirmek için çaba sarf etmek adına alınan glikozun tıpkısını yıkmak için besini diğerleriyle paylaşmak fazladır ona. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Ölmelidir böyleleri bence.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Parazitler bu kadar fazla olmasaydı, homo sapiensten günümüz homo sapiens sapiensine gelene kadar mehter takımı gibi gitmezdik. Ütopyalardaki dünyalarda yaşayabilirdik mesela. Kötülük diye bir şey icat edilmemiş olsa kötülük yapmak kimin aklına gelirdi ki? İnsan doğuştan kötü müdür? Rasyonalistlere göre insan bilgiyle doğar, duyuyla da değişenin bilgisini algılar. Kötülüğü duyularıyla görmüş olmasa, kötü kavramı doğmazdı. Ve işte bu tam da ütopik bir hikayenin konusu olurdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Bunun beraberinde getireceği dezavantajları da olurdu elbette. Gölge olmasa, parlayan güneşin parlaklığının ne anlamı kalırdı? Kötü-iyi ayrımının olmadığı bir yerde insanın seçim hakkı da doğmazdı, demokrasi olmazdı bir kere, monarşi olmazdı, oligarşi olmazdı, devlet olmazdı yahu.. ot gibi bir yönetim olurdu. Peki o zaman niye böyleleri ölmelidir? Sadece nefretimi kusmak istedim çünkü. Nasılsa böylelerinin öldüğü bir yerin sadece ütopyalarda varlığından söz edebiliyorsak, katlini vacip ilan etmek de mehter takımı gibi gidişatın önüne geçmek adına yapılabilecek şeylerden olurdu herhalde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Hiçbirimiz makas elli değil miyiz? Hepimiz makas elliyiz. Fakat önemli olan tamamlanmamış olmak değil, farkında olmaktır. Homo sapiens sapiens sapiens olabiliriz belki o zaman.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-5483757283560927804?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/5483757283560927804/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=5483757283560927804' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5483757283560927804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/5483757283560927804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/11/hepimiz-makaselliyiz-aka-hangimiz-makas.html' title='Hepimiz makaselliyiz (a.k.a hangimiz makas elli değiliz ki?)'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-7324592459470047709</id><published>2006-10-30T00:00:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T17:28:37.986+02:00</updated><title type='text'>İbiş köşe yazarları üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/1600/kalbimbenekol.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/200/kalbimbenekol.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Bir furya almış başını gidiyor köşe yazarları arasında.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Her cümleden sonra enter'a basma furyası.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Söyleyecek sözü olmadığı için yerden kazanmaya mı çalışıyorlar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Yoksa bu, yazdıklarına daha şiirsel bir ifade mi&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt; katıyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Anlayamıyorum..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Uyuz oluyorum..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Hmpf.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-7324592459470047709?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/7324592459470047709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=7324592459470047709' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7324592459470047709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/7324592459470047709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/10/ibi-ke-yazarlar-zerine.html' title='İbiş köşe yazarları üzerine'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-2860659975413982633</id><published>2006-10-27T23:21:00.000+03:00</published><updated>2008-02-05T17:26:41.510+02:00</updated><title type='text'>Doğallık üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/1600/ordaabirkoyvaruzaaaktaa.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger2/5611/3878/200/ordaabirkoyvaruzaaaktaa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Dünün maymununun bugün adam olması çok komik. Elbette kinayeli bir şekilde söylüyorum bu adam olma hikayesini. Teknolojik gelişime, evrensel kültür mirasının oluşumuna, insanın "kendini" geliştirmesine dil uzatacak kadar da 1200 kafalı değilim. (in kilise we trust) Ama nereden geldiğini bilmeden ve nereye gideceğini umursamadan kendinden uzaklaşınca insanın kendini geliştirmesinin hiçbir anlamı kalmıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Kendinden uzaklaşmaktan kastım, yapaylığın tembel, çekici ve de kaslı kollarına kendini bırakıp gözlerini kapamak.. Doğuştan gelen bir tembellik mekanizmasının sonucu mu oluyor bu, yoksa 21. yüzyılı yaşıyor olmanın getirdiği tembellik suçunu insanın doğumunun üzerine mi atıp ayıp mı ediyoruz bilemiyorum ama bir şeylerin atlandığı kesin. Popomuzu yaydıkça gözlerimizin açıklığı azalıyor, arkaya bakmayı akıl edemiyoruz. Ve de bir şeyler istenmese de atlanıyor, günlerle beraber atlananlar birikiyor..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Kıyametin bu yüzden kopacağına inanıyorum ben. Bir "kendinizden fazla uzaklaştınız, şöyle beri gelin bakalım" çağrısı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Şimdi durup dururken böyle şeyler nereden aklıma geldi? Aslında değişik, biraz alakasız bir yerlerden..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Atatürk'ün de zamanında araştırma yaptığı (ve hatta Meksika'ya adam bile gönderttiği), Türk-Maya-Mu olası bağlantısı ile ilgili bir süredir bir şeyler okuyorum. Mayalılar'ı araştırırken de garip bir sosyal faaliyetleri olduğunu gördüm. Şimdi efendim, futbol benzeri bir etkinliği varmış bu amcaların; ve de en küçük Maya şehirleri dışında tüm bölgelerde bu etkinliğin yapıldığı sahalardan bulunuyormuş. Takımlarla oynanan bu oyunda top, belde sektirilmeye çalışılırmış. Oyunun ayrıntısı çok da fazla bilinmiyor, tek ve vurucu bir nokta dışında: oyunda yenilen takımın kaptanının kafası, sonraki oyunun topu oluyormuş!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Mide bulandırıcı, canice, psikopatça, sadistçe (ki Marquise de Sade'ın 16. dereceden dedesinin bile doğmadığı bir dönemde sadistçeden bahsetmek de komikmiş ayrıca, hmm).. bir sürü -ca ekiyle biten kelime getirilebilir. Bu oyunun günümüzde de varlığını koruduğunu düşünelim.. (ve de ahlak bekçilerinin parmaklarının bu olayın içine girdiğini de düşünmeyelim) Kim oynar? Elbette kimse oynamaz, sadistçe, manyakça çünkü. Peki Mayalılar salak mıydı? Astronomi faaliyetleri halen anlaşılamamış, belki de anlaşılmak istenmeyecek kadar gelişmiş bir toplumun salak olma olasılığından söz eden salaktır bir kere. Peki niye oynuyorlardı yahu bu oyunu o zaman?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;İnançları vardı. Bir oyunu bile, canını verecek kadar inanarak oynayan bir insan, bir ulus, ne yapamaz ki? Bırakın oyunun sadistliğini bir yana; kafasının gideceğini bile bile bir takımın kaptanı olan bir insan, birçok şeyi aşmış demektir. İşte bu yüzden bu oyun tedavülden kalkalı bin yıllar oldu ve belki de bu yüzden çağrı artık çok daha yakın..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;Bir Chilam Balam kitabından alıntıyla bu yazıyı bitirelim..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"Doya doya yenecek aşları,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Kana kana içilecek suları vardı.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Ama o gün, toz duman sardı her yanı,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, soldu sarardı toprak,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, bir bulut çöktü tepesine,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, bir dağ geldi üzerine,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, güçlü adamın eline geçti toprak.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, tütmez oldu bacalar;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, dalından koparıldı körpe yapraklar,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, ölüme kapandı gözler,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, üç işaret belirdi ağaçta,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;O gün, üç nesil asıldı oracıkta.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;İşte o gün, baş koydular savaşa&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;İşte o gün, baş koydular savaşa&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:78%;"&gt;Lâedri&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-2860659975413982633?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/2860659975413982633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=2860659975413982633' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2860659975413982633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/2860659975413982633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/10/doallk-zerine.html' title='Doğallık üzerine'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-116051169251570360</id><published>2006-10-10T22:23:00.000+03:00</published><updated>2008-02-05T17:28:40.169+02:00</updated><title type='text'>Sidik yarıştırmayı bile bilmeyenler üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/burdabieastereggvar.2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/burdabieastereggvar.2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Tozlandı buralar. Ama sanma ki seni unuttum blog, sakın sanma. Sandın mı? Ha iyi. Çünkü &lt;em&gt;kaybedenler asla unutmaz&lt;/em&gt;. Of çok k&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;arizmatik laf ettim ben şimdi..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Her neyse, nefes alıyorken, iki satır bir şey yazmak için "vakit bulamadım" diyen insanın bahanesi olamaz, o açıdan zırvalamayacağım hiçbir şey. Yazacak bir şey bulamadım diyeyim ben, evet. Şimdi de bulmuş değilim aslında. Dolayısıyla bahane sisteminin devreye girip girmemesi önemli değil, işlemin sonu her halükarda zırvaya çıkıyor. Huf.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Bugün yemek yerken, kesinlikle uzak durmaya çalıştığım kara kutuda birtakım komik haberler gördüm. &lt;em&gt;Uluslararası bir küçülme yarışı&lt;/em&gt;nın haberiydi bu. Sidik yarışının tam tersi evet. Aslında bizzat kendisi, ama hangimiz daha küçüleceğiz yarışı bu ve bazı &lt;em&gt;aklıevvellerin &lt;/em&gt;bundan haberi yok. Yani aşağı yukarı 2 yüzyıldır (hehe evet, yılbaşı esprilerini hatırlayın) duymakta olduğum "Türkler'e barbar diyorlar kendileri şöyle böyle" ezik edebiyatını yapmayacağım; ama bu sefer olaylar gerçekten güldürdü beni, yani böyle acımaktan falan değil, valla güldüm.. Family Guy'a gülüyormuş gibi güldüm ben. Anlatayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Şimdi efendim soykırım kisvesi altında Ermeni lobisinin Fransa üzerinden kendi reklamını yapmakta olduğu dünya tiyatrolarında sahnelenen oyun 12 Ekim'de, ecnebi tabirle, plot twist yapıyor. Soykırımla ilgili tek kelime konuşmak istemiyorum, Türkiye doğumlu olduğumu, "Türk" olduğumu bir kenara bırakırsam; tarihçi değilim. Ve bu konuda araştırmadan çevreden gelen "ne soykırımı onlar yaptı soykırımı yaa hastırsınlar yaa kıl yün yaa" şeklindeki uyartılara tepkisiz kalmayı tercih ediyorum. Her neyse, bunları bir yana bırakırsak; bu komikliklere karşın Türkiye, karşısında gülme efekti bulmakta zorlandığım (zuzuzu şeklinde bir gülme efekti görmüştüm ben, kullanılabilir) bir tavırla cevap vermeye niyetleniyor. Hayır dalga geçme mayetinde demiyorum, ki bence yapılabilecek mantıklı şeylerden bir tanesidir de bu. Velhasıl bizimkiler, m&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;isilleme niyetinde, Cezayir'de Fransız soykırımı yasasını mecliste görüşeceklermiş. Ve bunun üzerine Hollanda'dan bugün gelen bomba: Türkler Süryaniler'e soykırım yaptı! Ahaha, lan bak yine güldüm. Zuzu. Ay tutamıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Süryaniler Hristiyan'dı, hatta Ortodoks idiler. Fransızlar'ın soykırımla işlerinin güçlerinin olmadığı, olayın reklam olduğu gerçeğini görmek için kılavuz tertip etmeye gerek yok. Peki ya Hollanda'ya ne oluyor şimdi, sorabilir miyim? O zaman ben de buradan Haçlı Seferleri'ni "Müslüman Soykırımı" olarak addedip kendi reklamımı da yapayım. Beriki de "topla tüfekle teknoloji yoksunu gariban Mayalılar'ı da İspanyollar katletti" desin, şu an hiçbir varlığı bulunmayan bir ulusun reklamını yapsın. Oluyor mu şimdi berikiciğim, ayıp değil mi? Yakışık almıyor bu yaptığın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında (yine aynı şeyi dedim bak, salak mıyım neyim böyle espriler yapıyorum.. zuzu.) Apo davası nedeniyle İtalyan çevresi Türkiye'den büyük tepki toplamıştı. Olayın neticesinde de İtalyan malları kameralar önünde yakıldı, ezildi, parçalandı, kameraların arkasında ise bu olayın özneleri Fiat arabalarına binip evlerine gittiler. Ama bu &lt;em&gt;tadımlık boykot&lt;/em&gt;a rağmen İtalya Apo'yu Yunanistan'a &lt;em&gt;benden uzak düşmana yakın olsun &lt;/em&gt;mottosuyla postalayıverdi. Haliyle tilki döndü dolaştı, kürkçü dükkanına geri döndü, bu sefer farklı bir sıfatla, o ayrı. Şimdi, bahsettiğim misilleme olayına da ek olarak devlet, sivil toplum örgütlerininin Fransız mallarını boykot etmesine sesini çıkarmayacağını açıkladı. Uykulu, sarhoş, ya da gözleri yeteri kadar açık olmayanlar için açıklayayım bunun mealini: boykot teşvik edilecek. Sonunda ne olacak peki? En fazla; Star TV savaş çıkmışçasına (fonda da Lux Aeterna'yı koyarlar.. duygusal milliyetçilik. hey yavrum hey) bir çekim ile Fransız malı dandirik tabakların kırıldığını gösterecek, tabakları ortalık yerde kıran insanlar "meşhur olduk len ehelo" diye daha bir şevkle kıracaklar tabakları, çevreden geçenler "noluyor" diye toplanıp "kesinlikle destekliyorum" bakışı atacaklar. (bilmeyenlere not, çok ciddi bir bakıştır o, kaşlar çatılır, gözler ufalır ve keskinleşir, göğüs dik, kollar omuzla 90 derecelik açı yapacak şekilde konumlandırılır.) Ve ardından ne olacak biliyor musunuz? Tabak kıranların hepsi Renault, bilemediniz Citroen marka arabalarına binip marşa basarken ülkesini &lt;em&gt;onurlandırmanın &lt;/em&gt;verdiği gururla tepecek marşı. Anırtacak arabasını. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;IQ'su normalden çok daha yüksek filozofların ülke kavramını hiçe saymasını sıradan insanlar bu yüzden anlayamıyorlar. Sıradanlar, çünkü çobanları da kendilerinden çok farklı değil ki sidik yarışı olayının tersine döndüğünden haberdar olabilsinler; işiyor da işiyorlar. (hollanda arada sıçtı, olacak ama o kadar) Ve her ne kadar sıradan bir insan olsam da, Proudhon'un dedikleri arada bir geçiyor gözümün önünden..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Orta Çağ'ın medya sistemi nasıl işliyordu bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla Ali Cengiz oyunlarından çok önüme gelene bir tekme felsefesi o zamanki yazlara damgasını vuruyormuş. Şimdi şöyle kafamı öne doğru çeviriyorum da...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Bu kadar &lt;em&gt;doğal olmamak &lt;/em&gt;zorunda mı her şey ya?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:78%;"&gt;Zuzuzu.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-116051169251570360?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/116051169251570360/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=116051169251570360' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/116051169251570360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/116051169251570360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/10/sidik-yartrmay-bile-bilmeyenler-zerine.html' title='Sidik yarıştırmayı bile bilmeyenler üzerine'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-115627494442681495</id><published>2006-08-22T19:39:00.000+03:00</published><updated>2008-02-05T17:36:39.120+02:00</updated><title type='text'>Gülüyordu</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/bashaklar.2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/bashaklar.2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Aşağıda okuyabileceğiniz ufak hikaye, A Silver Mt. Zion'ın bir şarkısını dinlerken sürekli aklıma gelen görüntüleri anlatıyor. Dolayısıyla ricam şudur ki, bu yazıyı şarkıyı dinleyerek okuyun. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://rapidshare.de/files/30362089/A_Silver_Mt._Zion_-_13_angels_standing_guard__round_the_side_of_your_bed.rar"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Şöyle&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt; alalım. (not: şarkı başladıktan 1-2 dk sonra hikayeye başlarsanız şukela olur. Kısa zaten hikaye.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Önündeki ölü fidanlara bakıyordu. İlgisizlikten, bakımsızlıktan, susuzluktan ölmüş... Böyle bir sahibi, böyle bir dünyası varken nasıl canlı kalabilirdi ki zaten? Yalnızlığa terk edilmiş bir fidanın bile, ölmekten başka yapabileceği ne vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/yuruyenadam.1.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/yuruyenadam.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;İşte o an çalıların arasında yürümeye başladı. Arkasına bakmadan yürüyordu, yüzünde garip bir gülümsemeyle. Ellerini açmış, başaklara dokunarak gidiyordu, belki bu garip dokunma hazzıydı yüzünü güldüren. Çalıların içinden gelen rüzgar onu tedirgin etti; yüzünü güldüren şey her neyse, gitmişti artık. Emin adımlar atamıyordu.. Yavaşladı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Nereden geldiğini bilmediği rüzgar sarmıştı etrafını. Rüzgar değildi bu konuşan, bir şeyler anlatmaya çalışan. Bu olsa olsa, meleklerin sesiydi..&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"Gitme! Arkana bak! Sakın gitme!"&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Yüzünü güldüren şey artık ona korku veriyordu. Suratı asık bir şekilde yürümeye çalıştı, ama meleklerin sesi sinirini bozmuştu bir kere. Çimenlerin arasından arkaya baktı.. Evine, arkadaşlarına, tanıdıklarına, hatta tanımadıklarına... Arkasında bıraktıkları gayet mutlu görünüyorlardı; gülmeye devam ediyor, günlük hayatın rutinliğine gömülmüş bir şekilde, ölü fidanı da, onu da umursamıyorlardı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;İşte o an çalılıkların arasında yürümeye devam etti, meleklerin sesini umursamayarak. "Gitme!" diye haykırıyorlardı artık. Arkasına bakmadan yürümeye devam etti. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"Sensiz de gülebiliyoruz biz, haha!"&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/uchurum.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/uchurum.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Meleklerin sesi olmadığı kesindi, ama rüzgarın bunu kulağına getirdiğini hissediyordu. Kafasının içinde bu söz yankılanırken, koşmaya başladı. Yolun sonu görünüyordu artık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Uçurumun kıyısında, gökyüzünü izledi bir süre. Melekler de konuşmuyordu artık, yalvarmıyordu. Kapalı gökyüzü, onu kendisine çağırıyordu. Bir süre daha izledi bu "huzuru".&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Ve göğün sesini dinlemeye karar verdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Boşluğa ilerlerken, yüzünde garip bir gülümseme vardı."&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-115627494442681495?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/115627494442681495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=115627494442681495' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115627494442681495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115627494442681495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/08/glyordu.html' title='Gülüyordu'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-115555135160782425</id><published>2006-08-14T13:26:00.000+03:00</published><updated>2007-10-18T14:52:01.765+03:00</updated><title type='text'>Daba daba daba daba daba duvja vuu</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Dünya &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.netnebulo.hu/loituma_clock.swf"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;Loituma&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; olsun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Loitumaizm her yanınızı ele geçirecek! Elimizde pırasalarla dünyayı ele geçireceğiz!!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Çişim var, susadım, en önemlisi, dışarı çıkmam lazım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Hiçbirini yapamıyorum..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;Allah Finlandiya'nın müstehakını versin.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-115555135160782425?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/115555135160782425/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=115555135160782425' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115555135160782425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115555135160782425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/08/daba-daba-daba-daba-daba-duvja-vuu.html' title='Daba daba daba daba daba duvja vuu'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-115549858318571403</id><published>2006-08-13T22:42:00.000+03:00</published><updated>2007-10-18T14:50:38.137+03:00</updated><title type='text'>Ayın karanlık yüzü</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/ayaykahroldum.2.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 164px; CURSOR: hand; HEIGHT: 140px" height="140" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/ayaykahroldum.2.jpg" width="171" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;There is no dark side of the moon, &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;It's all dark...&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bazı müzisyenlere ilham kaynağı olup dünyanın en çok satan 2. albümünü yaptırabilen, sahildeki yakamozuyla bazı aşıkları dudak dudağa getirebilen, kimisini kurt adama dönüştürebilen, daima da gizemli bir şekilde gökte duran bir yuvarlak top ay. &lt;em&gt;"Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım..."&lt;/em&gt; Ayın o giz perdesini biraz olsun aralayan bu adamın 1969'da söylediği sözleri hatırlıyorsunuz, değil mi? Ayın karanlık yüzüne bakan adamın sözlerini yani.. Onlardan daha büyük insanlar ne demiş:&lt;em&gt; "ayın karanlık yüzü yok, o komple karanlık zaten."&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Kurt adam, aşk, müzik gibi olayların yanı sıra bir de sidik yarışı gibi bir dünya etkisi bulunan bir yuvarlak top bu ay. Bir yandan blue jean giyip, bir yandan kola içen; ama öte taraftan "kahrolsun emperyalizm! sistemin çarklarına teslim olmayacağız! kıl yün!" diye bağıran yitik bir ulusla Amerika arasındaki sidik yarışından söz ediyorum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;20 Temmuz 1969.. Sidik yarışının sona erdiği gün.. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Ya da dünyanın öyle sandığı gün.. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Avustralyalı araştırmacı John Sarkassian, ayda çekilen fotoğraflara dayanarak aya hiçbir zaman çıkılmadığını söylüyor. Resimleri dikkatle inceleyin.. Atmosferin olmadığı bir yerde yüzeye dikilen Amerika bayrağı rüzgarla dalgalanır mı? Veya 70 kiloluk Neil Armstrong'un ayağı ayın yumuşak yüzeyi sayesinde 30 cm içeri gömülürken tonlarca ağırlıklı uzay gemisi kayanın üstüne mi denk gelmiş de izi bile olmadan ay yüzeyinin üzerinde öylece duruyor? Kilometrelerce uzaktaki güneş, ay yüzeyindeki taşlara o kadar gölge yapar mı? Gölgenin içinde bulunan Neil Armstrong, o kadar parlak nasıl görünebilir, bir yerden yansıyıp kendisini aydınlatan bir ışık mı var ki? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Bu soruları "dur şu kaseti izleyeyim de öyle teori ortaya atayım, sonra popo olmayalım" düşüncesiyle sormaya niyetlenen Sarkassian, NASA'ya ayda çekilen görüntülerin kaseti için başvurur.. Aldığı cevap ne olsa beğenirsiniz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;"Görüntüleri hiçbir yerde bulamıyoruz."&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Görüntüler yıllar önce imha edilmiş ibişler, tabii bulamazsınız. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;"Sidik yarışı Amerika'nın daha uzağa işemesiyle sona erdi sayın seyirciler. Yarışın galibi tam 72 cm ile Armstrong ve ekibi oldu. Armstrong, benim için küçük, dünya için büyük bir sidik oldu dedi."&lt;/em&gt; Bu olaydan yaklaşık 40 yıl geçmiş.. şimdi düşünüyorum da, hakikaten dünya için büyük bir sidik olmuş galiba. Öyle ki, SSCB bile yemiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;There is no dark side of the moon, &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;em&gt;It's all dark...&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Belki orasını halen bilen kimse yok..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;img height="330" src="http://img68.imageshack.us/img68/2593/kardakistakurdakusayemoldumjp2.jpg" width="400" border="1" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-115549858318571403?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/115549858318571403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=115549858318571403' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115549858318571403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115549858318571403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/08/ayn-karanlk-yz.html' title='Ayın karanlık yüzü'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31774187.post-115410942899082686</id><published>2006-07-28T20:40:00.000+03:00</published><updated>2008-02-05T17:29:14.500+02:00</updated><title type='text'>"Ben"ler</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/50711.4.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/50711.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt; Eski yazıları -bulabildikçe- koymaya başlayalım bakalım...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;5 dakika öncesine kadar yazacaklarım elimden önce gözlerimin önünden süzülüyordu. Yanımdaki ben, bana deli gözüyle bakıyordu aptal aptal monitöre baktığım için. Her zamanki gibi, bir şeyler karalamadan önce esinlenmek amacıyla resimleri karıştırırken arkada Godspeed You! Black Emperor çıktı, sonra da Mogwai. Yanımdaki benle kol kola verip bakmaya başladık monitöre aptal aptal.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;"Music seems to help the pain&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;Seems to cultivate the brain"&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;demiş Pink Floyd bundan 36 yıl kadar önce. İnsanın en yakınına anlatınca dalga geçebileceği şeyleri yanındaki "ben"e anlattıran olmuştur müzik. Bir nevi self-therapy yöntemi, ucuza hem de. Psikiyatrlar gibi sizi dinleyip ilaç vermiyor gerçi, kendi gerçekleriyle yaşamaya itiyor insanı. Yanındaki diğer ben o film karesinde en bulanık anları seçip play-dog oynar gibi sertleştirip bırakıyor kafaya, uzaktaki diğer ben, güzel film karelerinin sıcaklığıyla o oyun hamurunu eritmeye çalışırken... İşte hangisinin daha yakınında olacağına karar veren aslında "ben"ler, psikiyatr veya intertoydeğil, o ucuz terapistin söyledikleridir aslında. Ve yazılmış en neşeli satırlar göz önünden akıp geçerken çıkan bir şarkıdır uzaktakini yaklaştıran ve parmaklarını karamsarlık havuzuna bulayıp klavyeye dokundurtan...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/1600/nightmare.1.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6905/2297/200/nightmare.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suratı ekşitmeye başlayan gün ışığını taptaze görmeye başlamak; iyisiyle, kötüyüsüyle tüm benleri olduğu yerde bırakıp kafayı o sımsıcak, yumuşacık tüy yumağına bırakmak ve gözleri usulca kapamak... Gerçek "ben"i çağıran şey bu işte: bilinçaltı. Rüyalar saçmasapan hayal ürünleri değildir, uykuda gördüğünüz şey, beyninizdir. Ve "ben"lerle beraber dinlediğiniz müzik beyninize kadar kadar ulaşmışsa artık, gerçek ben ile yüzleşmeniz gerekir. &lt;em&gt;Welcome to the machine...&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm gece boyunca kıyıyı yararcasına vuran dalgalar son bulur gün ışığında, yeni güne sessizliğiyle itaat eder. Ama insanlar fark etmezler ki o dalgaların tüm gece boyunca sadece ses çıkarmadıklarını, aynı zamanda kıyıyı gerçekten yardığını, fark ettikleri anda tüm o "ben"lerin mutlak benin üzerine çıktığını...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"Music seems to help the pain,&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seems to cultivate the brain"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;demiş Pink Floyd 36 yıl kadar önce... Ben de şöyle diyorum...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;NAH!&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31774187-115410942899082686?l=ksilofon.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ksilofon.blogspot.com/feeds/115410942899082686/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31774187&amp;postID=115410942899082686' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115410942899082686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31774187/posts/default/115410942899082686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ksilofon.blogspot.com/2006/07/benler.html' title='&quot;Ben&quot;ler'/><author><name>olcay</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12537929643337677949</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://img50.imageshack.us/img50/7029/zxczxim6.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
