20 Eylül 2010 Pazartesi

Yetkinin iradesi

Bir Gestapo üyesi olsaydınız, bir yığın Yahudi’yi gaz odasına tıkarak öldürebilir miydiniz? Veya bir Amerikan savaş pilotu olsaydınız, “Sam amca” öyle buyurduğu için “Little Boy”u Hiroşima’nın üzerine bırakıp on binlerce kişinin yanarak ölmesine, milyonların sakat doğmasına göz yumabilir miydiniz? Peki ya birisi bu otoriteye olan itaati “bilimsel bir deney” adı altında sorgulasa, ne kadar ileri gidebilirdiniz?

2. Dünya Savaşı nedeniyle Amerika’ya göç etmiş Yahudi asıllı Stanley Milgram da bunları merak edip, bir deney düzeneği oluşturarak gözlemlemek istemiş. Merakının sebebi ise basit: “final solution” olarak da bilinen Yahudi soykırımının temel sorumlusu olan Adolf Eichmann’ın yargılanma sürecindeki aşırı duyarsızlığı. Kendini “o zamanlar herkes Yahudi öldürüyordu ama” diye savunan, sadece işini yaptığını söyleyen, basit, hatta emre itaat açısından başarılı bile denebilecek bir devlet memuruydu o.

Bunun üzerine Milgram, gazete ilanıyla bulduğu 15-50 yaş arası erkekler arasında bir deney yapmaya karar verir. Deneyin amacı basit: otorite altında kişinin vicdani duygularını sorgulamak. Deney için aynı odaya aldığı denek ve Milgram’ın asistanı için bir kura çekimi yapılır. Kura hilelidir elbette, asistana öğrenci, deneğe de öğretmen rolü düşer. Öğretmene, elindeki kağıttan kelimeler okuyarak öğrenciye tekrarlatması söylenir; yanlış cevapta artan dozlarda elektrik vermesi gerektiği de. Fikir vermesi açısından öğretmene 45 voltluk şok uygulanır, ki bu durumda deneklerin çoğu yerinden zıplayacak kadar şiddetli tepki göstermektedir.

Öğrenci rolündeki asistan ayrı bir odaya alınarak teste başlanır. Öğretmen, asistanı görmez; ancak mikrofon aracılığıyla sürekli iletişim halindedir ve öğrencinin şoka karşı verdiği tepkiyi de sürekli duymaktadır. Yanlış cevapta artan dozlarda –sözde- şok vermesi gerektiği, deneyin başarısı için bunun çok gerekli olduğu yanında bulunan 2. asistan tarafından sürekli vurgulanır.

Deneklerin karşısında duvarı yumruklayan, “kalp hastalığım var benim” diye avaz avaz bağıran biri varken, sınır olan 450 volta –ki bir insanı öldürmeye fazlasıyla yetecek bir dozdur bu- yüzde kaçının ulaşmasını beklersiniz? Milgram ve asistanları bunun %1 civarı olacağını düşünüyordu. Deneyin sonuçları gösterdi ki, insanlar otoriteyi vicdanlarından fazla dinliyor: deneye katılanların yaklaşık %70’i işi son noktaya kadar götürebildi. Milgram bunu daha sonra şöyle yorumlayacaktı: “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler.”

Milgram deneyi (ki farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı cinsiyetler arasında tekrarlanan deneyin sonuçlarında bir değişim gözlenmedi) çoğumuzu potansiyel bir intihar bombacısı, bir Nazi subayı, bir recm gardiyanı olarak göstererek çarpıcı bir gerçeği ortaya koydu. Otorite, ki bu bazen bir komutan iken bazen çoğunluk da olabilir, pek çok durumda kişinin ahlaki yargılarının önüne geçip insanları robotlaştırabilecek kadar güçlü bir kuvvetti. Evrimin çeşitli aşamalarındaki canlılar tarafından da görülebilen bu mefhum, otoriteye koşulsuz itaatin biyolojik bir mekanizması olabileceğini de gösterdi. Örneğin 2005 yılında Van’da meydana gelen bir olayda koyunlardan birinin uçurumdan atlaması sonucu tüm sürü arkasından gidip telef olmuştu. Bunun benzeri bir olay maymunlarla yapılan ilginç bir deneyde de gözlendi.

Bir merdiven, tepesinde tavana asılı muz ve 5 adet maymundan oluşan bu deneyde ağzının tadını bilen bir maymun merdivene tırmanmaya kalkar. Ne var ki tam bu anda tüm kafese soğuk su sıkılır. Bu olaydan sonra merdivene tırmanmaya kalkan işgüzar bir maymuna karşı ahalinin tepkisi sert olur. Kafesten bir maymun çıkarılıp yerine bir başkası konur; haliyle ilk işi merdivene tırmanmak olacak, ve haliyle diğer maymunlar da bunu bir güzel dövecek. Bu durum 4 kez tekrarlandığında içerideki maymunlar en baştakilerle tamamen farklı olmasına rağmen, merdivene tırmanmaya kalkan yeni bir maymunu geri kalanlar “öyle gördükleri için” döverler, niye bunu yaptıklarının farkında bile olmadan.

Sürü psikolojisi ve itaatin gücü, otoritenin adil bir gerçeklik sunmasının gerekliliğinden de öte, insan hakları açısından, halkını bilinçlendirmesini de zorunlu kılıyor. Bunların gerçekleşmediği, veya bilerek gerçekleştirilmediği durumlarda tarih daimi bir lekelenmeye maruz kalıyor. İnsan psikolojisinin karanlık yönleri, ancak evrimin bizi getirdiği son aşamayı kullanmaktan, bilinçlenmekten geçiyor. Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman'ın da ifade ettiği gibi, "toplumsal ilişkiler akılcılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumsal üretiminin verimliliği ve kapasitesi de mükemmel bir hale gelir."